"Enter"a basıp içeriğe geçin

BU MAKALEDE SEN VARSIN! EMİN OL SEN VARSIN!

Herkese Yetişirken Kendimize Geç Kalmak

İnsan garip bir varlıktır. Bazen çok anlaşılır olur bazen de yaptıklarına ya da yapmadıklarına akıl sır ermez. Bazen aklımıza şu yargı gelir mekân kurar: “Her insan ayrı bir tez konusudur.”

Doğru mu bu? Evet, bana kalırsa gerçekten doğru. Hani dedim ya; bazen yaptıklarıyla ve bazen de yapmadıklarıyla… Mesela kendi evinin musluğu akıtır, tamir etmeyi erteler; fakat başkasının musluğunun neden akıttığı konusunda saatlerce fikir verebilir. Hatta tesisatçılığa bile soyunur. Kendi çocuğuyla beş on dakika konuşacak vakti “yok” diye ihmal ederken başkasının beşinci defa anlattığı aynı meseleyi büyük bir sabırla dinler. Kendi hayatı darmadağınıkken başkasının hayatını düzene sokmaya çalışır. Dersiniz “iç mimar” olmuş da acayip bir yeteneği var.

Gün döner durur. Akşam olur. Günün sonunda bir bakar ki herkese yetişmiş. Ama bir tek kendisine yetişememiştir. Bir tek kendisine geç kalmıştır. Ailesine de biraz (!) geç kalmıştır. Bu durum çoğu zaman “ne kadar fedakâr bir insan” diye de alkışlanır.

Belki modern insanın (!) en tuhaf başarılarından birisi de budur: Kendisini ihmal etmeyi erdem zannetmek. Üstelik mesele yalnızca modern hayatın (!) yoğunluğu değildir. Mesele, zaman zaman ahlaki ve dini kavramların da bu ihmalin üzerine giydirilmesidir. Kendine verilen görev sadece; “Fedakârlık yap.”, “İnsanlara faydalı ol.”, “Kimseyi kırma.”, “Senin yardımına ihtiyaçları var.”, “Biraz daha gayret et.”, “Bizi de düşün.”, “Sen yapmazsan kim yapacak?”

Bunların her biri tek başına son derece masumane, hatta çok güzel diye kabul edilecek cümlelerdir. Lakin insanın hayatında ne kadar yer kapladıklarına baktığımızda meselenin rengi değişir. Çünkü bir cümle, sınırı olmadığında erdem olmaktan çıkıp baskı aracına dönüşebilmektedir. İşte dostlar, bizim asıl meselemiz burada başlıyor.

İyi İnsan Olmak Neden Herkese Yetişmek Demek Oluyor?

Çocukluğumuzdan beri bize güzel insan olmanın birtakım tarifleri öğretildi. Çok iddialı bir ifade olacak ama biz yaştakilerin çocukluk ve ergenlik, gençlik dönemlerinde hep cümleler kurulurdu ve resmen bizleri bu cümlelere entegre olmuş hale getirmişlerdir: Yardım edeceksin. Paylaşacaksın. Kimseyi üzmeyeceksin. Büyüklerini kırmayacaksın. Arkadaşının yanında olacaksın. Akrabanı yalnız bırakmayacaksın. Komşunun derdine koşacaksın. Darda kalana el uzatacaksın.

Bu ifadelerin hepsi kıymetlidir. Hatta bazıları dini vecibelerdendir. İnsan zaten biraz da bunun için insandır. Başkasının acısını görebilmek, kendi konforundan bir miktar vazgeçebilmek, ihtiyaç sahibine el uzatabilmek bizi yalnızca ekonomik anlamda değil, ahlaki anlamda da insan yapan özelliklerdendir. Fakat burada fark edilmesi gereken küçük ama hayati bir kelime vardır: Ölçü.

İyiliğin ölçüsünü kaybettiğimizde, iyilik bazen kendi zıddını üretmeye başlar. Bir insan herkese yetişmeye çalışırken ailesini ihmal ediyorsa, bu fedakârlığın neresinde bir problem vardır. Bir insan bütün gün başkalarının sorunlarını çözüyor fakat kendi çocuğunun yüzünü doğru dürüst göremiyorsa, ortada yalnızca yoğunluk problemi yoktur. Bir insan arkadaşlarının bütün taleplerini karşılıyor fakat eşiyle konuşmaya mecali kalmıyorsa, “iyi insan” tanımımızın içine yeniden bakmamız gerekir. Çünkü iyilik yalnızca dışarıya doğru akan bir nehir değildir. İnsanın kendisinin ve ailesinin de o nehirden nasibi vardır. Bunu unuttuğumuz anda ortaya garip bir ahlak anlayışı çıkar: “Benim herkes için fedakârlık yapmam normaldir; ama kendime ve aileme vakit ayırmam şüphelidir.”

Ne kadar da ilginç! Başkasının işine üç saat ayırınca “ne güzel insan” denir. Kendi çocuğuna üç saat ayırınca “kendine fazla düşkün” olabilirsin. Bir arkadaşının sorununu gece yarısına kadar dinlersen fedakârsındır. Eşinle baş başa kalmak için telefonu kapatırsan bencilsindir. Başkasının işini kendi işinden önce yaparsan duyarlısındır. Kendi hayatını biraz düzene sokmaya çalışırsan “değişmişsindir.” Demek ki bazı çevrelerde iyiliğin ölçüsü, senin ne kadar yorulduğunla belirleniyor. Ne kadar yorulursan o kadar iyi insansın. Ne kadar kendinden vazgeçersen o kadar değerlisin. Ne kadar “hayır” dersen o kadar duyarsızsın. Böyle bir denklem uzun vadede insanı nereye götürür? Evet, bildiniz: Tükenmişliğe.

Hayır Kelimesinin Ahlaki Suç Haline Gelmesi

Bu yaşıma kadar gördüğüm ve hiç hoşlanmadığım şeylerden biri de toplum olarak “hayır” kelimesinden biraz fazla korkmamızdır. Birisi bizden bir şey istediğinde önce gerçekten yapıp yapamayacağımıza bakmıyoruz. “Yapmazsam ne düşünür?” “Darılır mı?” “Beni kötü biri zanneder mi?” “Acaba bencillik mi yapıyorum?” “Bir daha benden yardım istemez mi?” “Ben değiştim der mi?”

Böylece kararımızı ihtiyacın kendisi değil, karşı tarafın vereceği tepki belirlemiş olur. Sonra da buna irade diyoruz. Oysa başkasının tepkisinden korkarak verilen “evet”, her zaman ahlaki bir “evet” değildir. Bazen sadece korkaktır. Bazen suçlulukla verilmiştir. Bazen alışkanlıktır. Bazen de kişinin kendi sınırlarını savunamamasıdır. İnsanın “hayır” diyebilmesi, başkasının acısına karşı duyarsızlaşması anlamına gelmez. Tam tersine, bazen gerçek bir “evet” diyebilmenin şartı “hayır” diyebilmektir. Çünkü sürekli herkese “evet” diyen insanın verdiği sözlerin kalitesi de zamanla düşer. Her yere yetişmeye çalışan insan hiçbir yere tam anlamıyla yetişemez. Herkesin derdini üstlenen insan bir süre sonra kendi derdini taşıyamaz. Herkesi memnun etmeye çalışan insan ise sonunda en çok kendisine kızmaya başlar. Bu manzarayla çokça karşılaşırız aslında.

İnsanların Sorunları Neden Bizim Sorumluluğumuza Dönüşüyor?

Burada başka bir sosyolojik mesele ortaya çıkıyor. Bazı insanlar kendi hayatlarındaki sorumlulukları başkalarına aktarmayı öğrenmiştir. Üstelik bunu her zaman kötü niyetle yapmazlar. “Sen daha iyi bilirsin.” “Sen bu işlerden anlarsın.” “Sen halledersin.” “Senin elinden gelir.” “Bir tek sana güveniyorum.”

Ne kadar masum cümleler değil mi! İnsan kendisini çok özel hisseder. Güvenilmiştir. İhtiyaç duyulmuştur. Ve işte tam burada küçük bir psikolojik tuzak kurulabilir. İhtiyaç duyulmak hoşumuza gider. Çünkü ihtiyaç duyulan insan kendisini değerli hisseder. Bir süre sonra başkasının yükünü taşımak yalnızca fedakârlık olmaktan çıkar; kişinin kimliğinin bir parçası haline gelir/getirilmiş olur: “Ben olmazsam bu iş yürümez.” “Benden başka kimse bunu yapamaz.” “Beni çağırdılarsa bir sebebi vardır.” “Onlara yardımcı olmak benim görevim.”

Hatta yukarıdaki cümleleri bazı menfaat odakları bilerek kullandırma duygusal zorbalığında bulunurlar. Vatan millet, din diyanet, hayır merhamet, insanlık maneviyat diye uzayan ifadeler sözlüğünü kullanırlar.

Derken insan, başkasının sorumluluğunu üstlenirken kendisine bir kimlik inşa eder. Ve sonra o yükü bırakmak bile zorlaşır. Çünkü artık bırakacağı şey yalnızca bir görev değildir. Kendisinin değerli hissetme biçimidir. Bu hataya asla düşülmemelidir. Yeri geldiğinde “tak sepeti koluna…” cümlesini de kullanmalıyız.

En Tehlikeli Cümlelerden Biri: Sen Olmazsan Ne Yapacağız?

Bu cümle ilk duyulduğunda iltifat gibi gelir. “Sana çok güveniyoruz.” “O kadar önemlisin ki!” “Senin yerin apayrı.” Fakat bu cümle sürekli tekrarlandığında insanın üzerine görünmez bir sorumluluk bindirir/yükler. Artık gitmek istemez. Çünkü giderse birilerini yarı yolda bırakmış olacaktır. Dinlenmek istemez. Çünkü dinlenirse birileri mağdur olacaktır. Ailesiyle vakit geçirmek ister. Ama aklı başka yerdedir. Çünkü orada birileri “Seni bekliyoruz” demektedir. Ve insan kendi çocuğunun gözlerine bakarken bile kendisini başka bir yerde eksik hisseder. İşte bu noktada sorumluluk duygusu ile suçluluk duygusu birbirine karışır.

Sorumluluk: “Bunu yapmam gerekiyor.” der. Suçluluk ise: “Bunu yapmazsam kötü bir insanım.” der. Ama ikisi aynı şey değildir.

Duygusal Zorbalık: Zorbalık Her Zaman Bağırmak Değildir

Zorbalık deyince çoğumuzun aklına bağıran, tehdit eden, hakaret eden insanlar gelir. Oysa daha sessiz bir zorbalık biçimi vardır. İnsanın duygularını kullanarak onu istediğin şeye yönlendirmek. “Bunu senden beklemezdim.” “Demek artık bizim için vaktin yok.” “Eskiden böyle değildin.” “Sen de değiştin.” “Biz sana ihtiyaç duyduğumuzda yanımızda olmadın.” “Bunca şeyden sonra bunu da mı yapamıyorsun?”

Sarf edilen bu ve bu gibi cümlelerin bazıları gerçekten bir kırgınlığı ifade ediyor olabilir. Fakat sistematik biçimde kullanıldığında ortaya başka bir şey çıkar. O da: Duygusal baskı.

Kişiye tercih hakkı bırakılmaz. Yardım etmek ile yardım etmemek arasında özgürce karar veremez. Çünkü yardım etmediği anda ahlaki olarak mahkûm edileceğini bilir. Artık yaptığı iyilik, özgür bir iyilik değildir. Mecbur bırakılmış bir iyiliktir. Ve mecburiyetin olduğu yerde fedakârlığın ahlaki değeri de tartışmalı hale gelir.

Cemaatler, Topluluklar ve Manevi Otoritelerin Gölgeleri

Bu mesele dini topluluklarda daha hassas bir hâle gelebilir. Çünkü burada sıradan bir sosyal baskının yanında manevi otorite de devreye girebilir. Bir cemaatin veya dini topluluğun varlığı kendi başına problem değildir. Aksine insanın iyi insanlarla beraber olması, dayanışma içinde bulunması, ilim öğrenmesi, iyilikte yardımlaşması ve ortak hayırlı işler yapması son derece kıymetlidir. Problem topluluk fikrinde değil. Problem, topluluğun insan üzerindeki hakkının sınırsızlaştırılmasındadır. Bir insan bir yapıya dahil olduğunda bazen kendisinden beklenen şeylerin sınırı belirsizleşebilir. Önce: “Bir hizmete yardımcı olur musun?” denir. Sonra: “Bu işi sen üstlenebilir misin?” Sonra: “Artık bu senin sorumluluğun.” Sonra: “Sen olmazsan aksıyor.” En sonunda: “Bunu bırakman doğru değil.” Ve insan bir bakar ki başlangıçta gönüllü olarak yaptığı şey, zamanla manevi bir mecburiyet haline gelmiş.

İşin en hassas noktası da burada. Çünkü insan sıradan bir iş teklifine “hayır” diyebilir. Lakin “Allah rızası için yapılan bir hizmet” olarak sunulan bir şeye “hayır” dediğinde kendisini sorgulamaya başlayabilir: “Acaba nefsime mi uyuyorum?” “Acaba dünyaya mı daldım?” “Acaba hizmetten mi kaçıyorum?” “Acaba kardeşlerimi yalnız mı bırakıyorum?”

Bu sorular insanın vicdanında gerçek bir ağırlık oluşturabilir. Ve böylece dini hassasiyet, istemeden de olsa bir baskı aracına dönüşebilir. Burada çok dikkatli olmak gerekir. Çünkü Allah adına konuşmak ile Allah’ın kullarına karşı sorumluluklarını hatırlatmak aynı şey değildir. Bir insanı iyiliğe teşvik etmek başka şeydir. Onun vicdanını kontrol etmek başka. Nasihat başka. Tahakküm başka. İstişare başka. İtaat yani biat etme talebi başka.

Ailene Vakit Ayırırsan Dünyaya Dalmış Olursun Yanılgısı

Bazen dini hayat ile aile hayatı birbirine rakipmiş gibi sunulabiliyor. Sanki insan ailesine zaman ayırdığında manevi hayatından eksilmiş olacak. Sanki çocuğuyla oynamak, eşini dinlemek, anne-babasını ziyaret etmek, kendi bedenini dinlendirmek veya mesleğine zaman ayırmak “hizmetten geri kalmak” anlamına gelecek. Oysa insanın hayatı bu kadar parçalı değildir. İnsan aynı anda hem kuldur hem eş hem anne-baba hem evlat hem komşu hem arkadaş hem çalışan hem vatandaş. Bu rollerin hepsi birbirini dışlamak zorunda değildir. Asıl mesele hangisinin ne zaman ve ne ölçüde öncelikli olduğunu bilebilmektir.

Ailesini ihmal eden bir insanın dışarıdaki bütün iyilikleri, içerideki eksikliğini otomatik olarak telafi etmez. Çocuğunun büyümesini kaçırıp başkasının çocuğunun eğitimine yardım etmek, her zaman daha üstün bir davranış değildir. Eşini yalnız bırakıp herkesin derdine koşmak, otomatik olarak daha ahlaklı değildir. Anne-babasını ihmal edip uzaklardaki herkesin yardımına koşmak, tek başına fazilet ölçüsü olamaz. Çünkü insanın hayatında yakınlıkların ve sorumlulukların da bir ahlakı vardır.

İslam’da Fedakârlık Var; Fakat İsrafı Yok

İslam insanı bencilliğe çağırmaz. Tam tersine paylaşmaya, infaka, yardımlaşmaya, kardeşliğe ve fedakârlığa çağırır. Fakat fedakârlığın varlığı, insanın kendisini ve ailesini yok saymasını gerektirmez. İslam’ın ahlak anlayışında ölçü kavramı son derece önemlidir. İnsan bedeninden de sorumludur. Ailesinden de sorumludur. Yakınlarından da sorumludur. Toplumdan da sorumludur. Bütün bunların üzerinde Allah’a karşı da sorumludur. Hem de en baştaki bir sorumluluktur bu. Dolayısıyla “herkese yetişmek” diye sınırsız bir görev icat edip, sonra yetişemeyeni ahlaken suçlamak dini bir ölçü değildir.

Belki de asıl mesele şudur: Allah’ın bizden istediği ile insanların bizden beklediği her zaman aynı şey değildir. Bu ayrımı yapamazsak, insanların beklentilerini Allah’ın emri zannetmeye başlayabiliriz. İşte burada çok ciddi bir tehlike vardır. Bir insanın: “Bana yardım et.” demesi başka şeydir. “Bana yardım etmezsen kötü insansın.” demesi başka. Bir topluluğun: “Bu hayırlı işte senin de katkın olabilir.” demesi başka. “Katkıda bulunmazsan samimiyetinden şüphe ederiz.” demesi başka. Bir büyüğün: “Şunu da düşün.” demesi başka. “Bunu yapmıyorsan doğru yolda değilsin.” demesi bambaşka. Çünkü ikinci örneklerde artık iyilik teklif edilmemekte, ahlaki kimlik rehin alınmaktadır.

“Bencil Oldun Yaftası

İnsanın kendisine ve ailesine yetişmeye çalışmasının önündeki en büyük engellerden biri de bu kelime: Bencil.

Ne kadar kolay söylüyoruz. Bir insan sınır koydu: “Bencil.” Bir insan dinlenmek istedi: “Bencil.” Bir insan ailesiyle vakit geçirmek istedi: “Bencil.” Bir insan kendi hayatını düzene koymak istedi: “Bencil.” Bir insan artık herkese yetişemediğini söyledi: “Eskisi gibi değilsin.” Oysa insanın kendisine zaman ayırması ile bencillik arasında çok büyük fark vardır. Bencillik, başkasının hakkını görmezden gelmektir. Kendine bakmak ise insanın kendi hakkını da hesaba katmasıdır. Bu ikisini birbirine karıştırırsak, insanlara şu mesajı vermiş oluruz: “Kendi hakkını savunma; çünkü başkasının hakkı senden daha değerlidir.” Bu ise merhamet değil, başka türden bir adaletsizliktir.

Kendine Geç Kalan İnsan

Bir insan yıllarca herkese yetişebilir. İş arkadaşlarına. Akrabalarına. Arkadaşlarına. Komşularına. Çevresine. Ama bir gün dönüp kendi hayatına bakar. Hayalleri ertelenmiştir. Sağlığı ihmal edilmiştir. Ailesiyle ilişkileri zayıflamıştır. Çocukları büyümüştür. Eşi yalnız kalmıştır. Anne-babası yaşlanmıştır. Ve insan kendisine şu soruyu sorar: “Ben bütün bu yıllar boyunca neredeydim?”

Belki de bu soruya verilen en acı cevap şudur: “Başkalarının hayatındaydım.”

İnsan başkasının hayatını kurtarmaya çalışırken kendi hayatını yaşamamış olabilir. Bu yüzden bazen “hayır” demek yalnızca bir sınır koymak değildir. Aksine; kendi hayatına geri dönmektir.

Aile Neden Sürekli Son Sıraya Atılıyor?

Bunun sosyolojik bir nedeni de var. Aile genellikle bizi terk etmeyecekmiş gibi davranıyoruz. Arkadaşın kızabilir. İş arkadaşı küsebilir. Topluluktaki insanlar seni eleştirebilir. Bir başkasının işi acil olabilir. Ama aile… Aile bekler sanıyoruz. “Çocuk nasıl olsa evde.” “Eşim beni anlar.” “Annem babam zaten bilir.” “Haftaya görüşürüz.”

Ve sonra haftalar geçer. Çünkü aile, çoğu zaman bizim en güvende hissettiğimiz alan olduğu için en fazla ihmal ettiğimiz alan oluyor. Dışarıdaki herkese nezaket gösteriyoruz. Eve gelince ise: “Sonra konuşuruz.” Sonra konuşulmuyor. Dışarıda herkese sabır gösteriyoruz. Evde en sevdiğimiz insanlara tahammülümüz kalmıyor. Bu da bize acı bir gerçeği gösteriyor: İnsanın gerçek ahlakı yalnızca yabancılara nasıl davrandığında değil, kendisini en çok seven insanlara nasıl davrandığında da ortaya çıkar.

Herkesi Memnun Etmek Neden Mümkün Değil?

Çünkü insanların beklentileri sınırsızdır. Birini memnun edersin, başka biri alınır. Birine zaman ayırırsın, diğeri “bana neden ayırmadın?” der. Bir topluluğa hizmet edersin, başka bir topluluk seni yetersiz bulur. Bir akrabanı ziyaret edersin, diğeri “beni unuttun” der. İnsanların beklentilerini hayatının pusulası yaparsan, pusulanın ibresi sürekli döner. Çünkü herkesin senden istediği başka bir yöndür. O halde insanın bir noktada şunu sorması gerekir: “Ben hayatımı kimin beklentisine göre yaşayacağım?”

Herkesin beklentisine göre yaşayan insanın kendi iradesi nerede kalır? Ve daha önemlisi: Allah’ın rızası ile insanların memnuniyetini aynı şey zannetmeye başladığımızda ne olur?

Sınır Koymak Sevgisizlik Değildir

Sınır koymak çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. Sınır: “Sen benim için değersizsin.” demek değildir. Sınır: “Benim de bir kapasitem var.” demektir. “Bu işi yapamam.” “Bugün müsait değilim.” “Bu sorumluluğu üstlenemem.” “Şu anda ailemle ilgilenmem gerekiyor.” “Bu konuda sana yardımcı olamam ama başka bir şekilde destek olmaya çalışabilirim.”

Bunların hiçbirinde sevgisizlik yoktur. Aksine dürüstlük vardır. Çünkü insan yapamayacağı şeyi sırf karşı taraf üzülmesin diye kabul edip sonra yarım yamalak yapmak yerine, baştan açık olmakla daha ahlaklı davranabilir.

Bizim İhtiyacımız Daha Az Merhamet Değil

Burada yanlış anlaşılmaması gereken en önemli nokta budur. Çözüm: “Kimseyi düşünmeyelim.” değildir. “Artık kimseye yardım etmeyelim.” değildir. “Önce kendimiz, gerisi umurumuzda değil.” hiç değildir. Bunlar başka bir uçtur. Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey daha az merhamet değil, daha bilinçli merhamettir. Merhametin de bir akla ihtiyacı vardır. Kime? Ne kadar? Ne zaman? Hangi bedelle? Hangi sorumluluğu ihmal ederek? Hangi hakkı çiğneyerek?

Bunları sormadan yapılan her fedakârlık, uzun vadede gerçekten faydalı olmayabilir. Çünkü bazen bir insana sürekli yardım etmek, onun kendi ayakları üzerinde durmasını engeller. Bazen birinin bütün sorumluluğunu üstlenmek, onu sorumluluktan kaçmaya alıştırır. Bazen sürekli ulaşılabilir olmak, karşımızdakine bizim sınırlarımızın olmadığını öğretir. Bazen “hayır” dememek, karşı tarafın “evet”lerimizi hak ettiğini düşünmesine yol açar. Dolayısıyla merhamet ile bağımlılık üretmek arasında da bir çizgi vardır.

İyiliğin De Bir Hiyerarşisi Vardır

Hayatımızda her şey aynı derecede acil ve önemli değildir. Bir yabancının isteği ile çocuğumuzun ihtiyacı aynı değildir. Bir arkadaşımızın beklentisi ile eşimizin hakkı aynı değildir. Bir topluluğun talebi ile bedenimizin dinlenme ihtiyacı aynı değildir. Bir insanın geçici rahatsızlığı ile yıllardır ihmal ettiğimiz ailemiz aynı kefeye konamaz. Bunu söylemek bencillik değildir. Bu, hayatı ciddiye almaktır. İnsanın her şeyi aynı anda yapamayacağını kabul etmesidir. Çünkü insan sınırlıdır. Zamanı sınırlıdır. Enerjisi sınırlıdır. Dikkati sınırlıdır. Ömrü sınırlıdır. Sonsuz (!) sayıda insanın sonsuz (!) sayıdaki ihtiyacını sınırlı bir ömre sığdırmaya çalışmak zaten başlı başına bir çelişkidir.

Belki De Asıl Sorun Herkese Yetişmek İsteğidir

Belki de yıllardır kendimize yanlış bir hedef koyuyoruz. “Her şeye yetişeceğim.” Hayır. Yetişemeyeceğiz. Kimse yetişemez. Çünkü hayat, insanın yetişebileceğinden daha fazla şey üretir. Her gün yeni bir problem ve sorun çıkacak. Yeni bir insan yardım isteyecek. Yeni bir mesaj gelecek. Yeni bir görev verilecek. Yeni bir kriz yaşanacak. Ve bizim ömrümüz bütün bunları karşılamaya yetmeyecek. O halde olgunluk belki de her şeye yetişmek değil, neye yetişmemiz gerektiğini bilmek demektir. Bazen bir toplantıya geç kalabiliriz. Bazen bir arkadaşımızın mesajına hemen cevap veremeyebiliriz. Bazen bir davete katılamayabiliriz. Bazen birinin işini biz yapamayabiliriz. Ama çocuğumuzun çocukluğuna geç kalmayalım. Eşimizin yalnızlığına geç kalmayalım. Anne-babamızın yaşlılığına geç kalmayalım. Kendi hayatımıza geç kalmayalım. Ruhumuza geç kalmayalım. Ve belki en önemlisi, Allah’ın bize emanet ettiği ömrün hesabını verirken “herkese yetişmeye çalışıyordum” cümlesinin bizi otomatik olarak kurtaracağını zannetmeyelim.

Günün Sonunda: İyi İnsan Olmak, Kendini Yok Etmek Değildir

Belki artık “iyi insan” tanımımızı biraz değiştirmemiz gerekiyor. İyi insan herkese yetişen insan değildir. İyi insan, nerede ihtiyaç varsa onu görebilen; fakat her ihtiyacı kendi omzuna yüklemeyen insandır. İyi insan herkese “evet” diyen insan değildir. Gerektiğinde doğru bir “hayır” diyebilen insandır. İyi insan kendisini hiç düşünmeyen insan değildir. Kendisinin de Allah’ın yarattığı ve korunması gereken bir emanet olduğunu bilen insandır. İyi insan ailesini ihmal edip dışarıya iyilik dağıtan insan değildir. Yakınlarının hakkını gözetirken başkasına da el uzatabilen insandır. İyi insan bir topluluğa körü körüne teslim olan insan değildir. Sevdiği topluluğa karşı bile hakkı, adaleti ve ölçüyü koruyabilen insandır. İyi insan liderinin, arkadaşının, akrabasının veya çevresinin her beklentisini yerine getiren insan değildir. Kendi vicdanını başkasına kiralamayan insandır. Çünkü insanın merhametli olması gerekir. Ama merhametinin yönetilmesine izin vermesi gerekmez. Fedakâr olması gerekir. Ama kendisini tüketmesi gerekmez. İnsanlara faydalı olması gerekir. Ama ailesinin hakkını çiğneyerek değil. Cemaatine, topluluğuna, arkadaşlarına, akrabalarına destek olması güzeldir. Ama hiçbir insanın veya grubun, kişinin bütün hayatı üzerinde sınırsız tasarruf hakkı yoktur. Belki de hayatımızda yeni bir cümleye ihtiyacımız var: “Herkese yetişemem; ama yetişmem gerekenlere geç kalmam.” Bu da bencillik değildir. Bu bir ölçüdür. Çünkü bazen insanın başkasına verebileceği en büyük iyilik, onun her yükünü üzerine almak değil, kendi yükünü taşıyabilecek hâle gelmesine izin vermektir. Bazen en büyük fedakârlık, herkese koşmak değil; koşmamız gereken yeri seçmektir. Bazen en ahlaki davranış “evet” demek değil, doğru bir “hayır” diyebilmektir. Ve bazen insanın kendisine ayırdığı zaman, dünyadan kaçış değil; hayatına yeniden dönüştür. Belki de artık kendimize şu soruyu sormalıyız: Ben bugün kime yetiştim? Ama bunun hemen arkasından bir soru daha: Kime yetişmem gerekirken geç kaldım? Çünkü insanın ömrü yalnızca yaptığı iyiliklerle değil, ihmal ettiği emanetlerle de ölçülür.

Ve belki hayatın en acı ironisi şudur: Herkesi memnun etmek için harcadığımız ömür, sonunda en çok memnun etmeye çalıştığımız insanlardan bizi uzaklaştırabilir. Herkese yetişirken kendimize geç kalabiliriz. Ailemize geç kalabiliriz. Hayatımıza geç kalabiliriz. Ve bazı gecikmelerin telafisi maalesef yoktur.

Kalalım sağlıcakla…

Gökmen CAN-Eğitimci Sosyolog

4 Yorum

  1. Hasan Ulaş
    Hasan Ulaş 17 Eylül 2026

    Allâh razı olsun hocam herkese ayrı ayrı hitap ediyor

    • Gökmen Can
      Gökmen Can 17 Eylül 2026

      Diline sağlık kıymetli kardeşim. Varlığınız büyük bir güç. Selam ve dua ile…

  2. ömer demir
    ömer demir 18 Eylül 2026

    Kaleminize, kelimelerinize sağlık… İnsanın ruhuna, vicdanına ve modern hayatın en büyük yanılgısına tutulmuş kusursuz bir ayna bu yazı.

    İyiliğin Sınırı: İyilik, özgecilik ile kendini imha etmek arasındaki çizgiyi kaybettiğinde bir baskı aracına ve tükenmişliğe dönüşür.

    Ölçü ve Hiyerarşi: Sınırsız bir fedakârlık kalkanı arkasında gizlenen “herkese yetişme” çabası; en yakındakilerin, ailenin ve bizzat insanın kendi ruhunun hakkını gasp eder.

    “Hayır” Diyebilme Cesareti: Sınır koymak, suçluluk duyulacak bir bencillik değil; asıl emanetlere sahip çıkmanın ve gerçekten anlamlı bir “evet” diyebilmenin ön koşuludur.

    Günün sonunda özetin özeti şudur: Yetişemeyeceğimiz kadar çok insanın beklentisini omuzlamak yerine, geç kalmamız asıl yasak olan yerlere (evimize, ruhumuza, en yakınlarımıza ve kendimize) odaklanabilmektir ölçü.

    Çok derin, çok hakiki ve sarsıcı bir yüzleşme metni olmuş. Kaleminiz daim olsun.

  3. Gökmen Can
    Gökmen Can 18 Eylül 2026

    Rabbim bizi kötülüklerden korusun güzel kardeşim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir