Yoruluruz. Bazen kalabalıktan değil kendimizden yoruluruz. Kalabalıklar içinde kaybolmamız kolaydır da kendi içimizde kaybolmak bambaşka bir şeydir. Çünkü dışarıdaki kalabalıktan uzaklaşmak için bir kapıyı kapatmak ya da kendimizi geri çekmek yeterlidir. Lakin kendi içimizdeki gürültüden kaçmak istediğimizde kapatabileceğimiz bir kapı bulamayız.
Nereye gidersek kendimiz de oraya gideriz. Şehrin ortasında da kendimiz varız, dağın doruklarında da… Kalabalıkların arasında da nefsimizi taşırız, yalnızlığımızın içinde de… İşte bazen insan, kendisinden kaçmak için değil; kendisine yeniden ulaşabilmek için uzaklara gitmek ister.
Kim bilir belki de bu yüzden bazılarımız sürekli dağların doruklarına bakarız. Çünkü dağlar insana insanın ne kadar küçük olduğunu hatırlatır. Bir dağın karşısında durduğumuzda makamımızın, unvanımızın, sahip olduklarımızın, başkalarının bizim hakkımızdaki düşüncelerinin bir anlamı kalmaz. Dağ bize kim olduğumuzu sormaz. Kaç paramız olduğunu da kaç kişinin bizi tanıdığını da kaç kişinin bizi alkışladığını da… Dağ sadece oradadır. Sessizdir. Ağırdır. Sarsılmazdır. Ve insanın yüzüne hiçbir şey söylemeden çok şey söyler.

İnfografik görseldeki o yaşlı adamın karşı dağların doruklarına bakmasının sebebi de budur belki. O, dağlara bakıyor gibi görünse de aslında kendi ömrüne bakıyordur. Uzun sakalına, yüzündeki çizgilere, yılların bedeninde bıraktığı izlere baktığında insan bir şeyi daha iyi anlıyor: Ömür, elimizde tuttuğumuzu zannettiğimiz bir şey değildir. Ömür, içimizden sessizce geçen bir nehirdir. Tutamayız. Geri çeviremeyiz. Biriktiremeyiz. Sadece nasıl aktığına şahit oluruz.
Şatafata gerek yok aslında. Bir baraka yeter de artar sahibi olamadığımız bu dünyada. Baraka ki; gösterişli bir saray değil, büyük bir konak değil, kapısında insanların beklediği bir makam değil. Sade bir baraka… Belki birkaç eşya. Belki bir kandil. Belki bir asa. Belki bir tesbih. Ve bütün bunların karşısında uçsuz bucaksız bir sıradağ uzantısı.
İnsan hayatının özeti bazen bundan daha fazlası değildir. Biz dünyaya geldiğimizde bize sanki çok uzun bir yolculuğa çıkmışız gibi davranırlar. Büyürüz. Okuruz. Meslek sahibi oluruz. Evleniriz. Çocuklarımız olur. Bir evimiz olur. Bir arabamız olur. Bir makamımız olur. Bir çevremiz olur. Sonra bütün bunların üzerine bir de “ben” inşa ederiz en bencilinden! Benim evim… Benim işim… Benim makamım… Benim başarım… Benim çevrem… Benim itibarım… Benim düşüncem… Benim doğrularım… Derken sahip olduklarımızın sahibi olmaktan çıkar, sahip olduklarımızın esiri hâline geliriz.
Oysa dağın başındaki adamın yanında ne var? Bir baraka. Bir asa. Bir kandil. Belki birkaç kitap. Belki bir tesbih. Ve kendi nefsi… Ama belki de en büyük servet tam burada başlıyor. Çünkü insanın sahip oldukları azaldıkça, bazen sahip olma ihtiyacı da azalıyor. Ve insan ilk defa kendisine şu soruyu sorabiliyor:
– “Ben gerçekten neye muhtacım?”
Günümüz insanının en büyük problemlerinden biri belki de budur. Hiç durmadan bir şeylere yetişmeye çalışıyoruz. Bir yere yetişiyoruz. Bir işe, bir insana, bir hedefe, bir sonraki güne ve daha nelere nerelere. Fakat bütün bu yetişme telaşının içinde kendimize yetişemiyoruz. Sabah uyanıyoruz: Telefon, mesajlar, haberler, bildirimler, toplantılar, konuşmalar, tartışmalar ve koşturmalar… Sonrasında akşam oluyor. Bedenimiz yatağa giriyor fakat zihnimiz hâlâ sokaklarda dolaşıyor. Sonra ertesi gün aynı hayat yeniden başlıyor. Böylece insan yıllar geçiriyor. Ama bir gün dönüp geriye baktığında kendisine şu soruyu soruyor:
- “Ben ne zaman yaşadım?”
Belki de insanın asıl kaybı zaman değildir. Kendisiyle kurduğu bağdır. Çünkü zaman geçerken insanın kendisi de değişmektedir. Fakat insan bunu fark etmez. Ta ki bir gün aynaya baktığında yüzündeki çizgiler ona bir şey söyleyene kadar:
- “Sen artık eskisi gibi değilsin.”
O çizgiler yaşlılığın işareti değildir sadece. Onlar yaşanmışlığın izleridir. Pişmanlıkların, suskunlukların, duaların, kayıpların, hataların, tövbelerin ve kimi bekleyişlerin. Ve belki de kimsenin bilmediği mücadelelerin izleri…
Derviş denince aklımıza hemen uzun sakal, hırka, asa veya tesbih gelmemeli. Çünkü dervişlik kıyafetle başlayan bir hâl değildir. İnsan hırka giyebilir ama nefsini çıkaramaz. Tesbih taşıyabilir ama kalbini susturamayabilir. Dağ başında yaşayabilir ama dünyayı kalbinde taşıyabilir. Asıl mesele insanın nerede yaşadığı değil, kalbinde ne taşıdığıdır. Şehirde yaşayan bir insan da dünyaya karşı mesafeli olabilir. Dağda yaşayan biri ise dünyanın bütün hırslarını yanında taşıyabilir. Öyleyse mesele mekân değil, hâldir. Dervişlik belki de insanın dünyayı terk etmesi değil, dünyanın insanın kalbine yerleşmesine izin vermemesidir.
İnsan mal sahibi, makam sahibi, başarı sahibi ve zengin olabilir. Bunlarla birlikte bütün bunların kendisine ait olmadığını bilebilir. İşte burada başka bir insan çıkar ortaya. Sahip olur ama sahiplenmez. Kullanır ama ona esir olmaz. Kazanır ama kazandığını kendisi zannetmez. Çünkü bilir ki insanın elindeki her şey emanettir.
Yükselen dağların dorukları bana her zaman insanın hedeflerini hatırlatır. Dağın zirvesine bakmak kolaydır. Zirve güzeldir. Uzakta ihtişamlı görünür. Fakat zirveye çıkmak kolay değildir. Tırmanmak gerekir. Yorulmak gerekir. Düşmek gerekir. Tekrar kalkmak gerekir. Bazen geri dönmek gerekir. Bazen yolunu kaybetmek gerekir. Ve en önemlisi, insanın kendi ağırlığını taşıması gerekir. Hayat da böyledir. Herkes zirveyi görmek ister. Ama çok az insan o zirveye giden yolda sabretmek ister. Herkes güzel bir hayat ister. Ama herkes güzel bir hayatın gerektirdiği fedakârlığı yapmak istemez. Herkes huzur ister. Ama herkes huzuru bozan kendi nefsini susturmak istemez. Herkes adalet ister. Ama herkes kendisine dokunan yerde adaletten vazgeçmemeyi başarabilir mi? Herkes güzel konuşmak ister. Ama herkes güzel susmayı bilir mi? Belki de insanın gerçek olgunluğu konuştuğu sözlerde değil, söyleyebileceği hâlde söylemediği sözlerde gizlidir.
İnsanın sessizliği bana ayrıca şunu düşündürmüştür: Acaba biz ne kadar susabiliyoruz? Çünkü çağımız konuşmayı çok seviyor. Herkesin söyleyecek bir sözü var. Herkes bir konuda uzman. Herkes bir başkasının hayatını yorumlayabiliyor. Herkes başkasının hatasını görüyor. Herkes başkasına yol gösteriyor. Fakat insanın kendisine dönüp sorması gereken soru çok daha zor:
- “Ben nasılım?”
Başkalarının kusurlarını saymak kolay. Kendi kusurlarını görmek hayli zordur. Başkalarının yanlışlarını anlatmak kolay. Kendi yanlışını kabul etmek bayağı zordur. Başkalarının nefsini eleştirmek kolay. Kendi nefsini terbiye etmek belki çok zordur. Ama belki de gerçek yolculuk tam da burada başlıyor. İnsan başkasını düzeltmeye çalışmayı bıraktığında değil yalnızca; kendisini düzeltme sorumluluğunu üstlendiğinde olgunlaşıyor.
“Dünya fani, yolcu hani, menzil Allah’a doğru.” İfadesi gerçekten çok reel bir bütündür. Dünya fanidir. Bunu hepimiz biliyoruz. Fakat bilmek başka, buna göre yaşamak başkadır. Ölümü bilmek başka, ölümün hayatımıza yön vermesine izin vermek başkadır. Hepimiz bir gün gideceğimizi biliyoruz. Ama çoğumuz sanki hiç gitmeyecekmişiz gibi yaşıyoruz. İnsan evini düzenliyor. İşini düzenliyor. Geleceğini planlıyor. Çocuklarının geleceğini düşünüyor. Emekliliğini hesaplıyor. Yatırım yapıyor. Biriktiriyor. Bunların hiçbiri yanlış değil. Yanlış olan belki de bütün bunları yaparken gideceği yeri unutmaktır. Çünkü insan dünyada kalmak için değil, dünyadan geçmek için var. Dünya bir menzil değil. Bir durak. Bir imtihan. Bir emanet. Ve insanın asıl yolculuğu toprağın üzerinde yürümekten çok, kendi nefsinin içinden geçerek Rabbinin rahmetine, rızasına doğru yürümektir. Belki bu yüzden dağlar bana hep sabrı hatırlatır. Dağ acele etmez. Bulut gelir, bekler. Kar yağar, bekler. Güneş doğar, bekler. Gece olur, bekler. Mevsimler değişir, yine bekler. İnsan ise acele eder. Hemen olsun ister. Hemen anlaşılsın ister. Hemen başarı gelsin ister. Hemen karşılık bulsun ister. Hemen haklılığı kabul edilsin ister. Oysa bazı şeyler hemen olmaz. Bazı yaraların iyileşmesi zaman alır. Bazı insanlar zamanla anlaşılır. Bazı duaların cevabı zamanla gelir. Bazı hakikatler insanın içine ancak yıllar sonra düşer. Ve bazı insanlar, kendi hayatlarının anlamını ancak yollarının sonlarına doğru anlayabilir.
Dağın başında belki yalnız hissediyoruz kendimizi. Ama yalnızlık her zaman eksiklik değildir. Bazen yalnızlık, insanın kendisiyle tanışabilmesi için Allah’ın ona bahşettiği bir fırsattır. Kalabalıkta kendisini duyamayan insan, sessizlikte kendi sesini duyabilir. Ve insan kendi sesini duyduğunda bazen hoşuna gitmeyen şeylerle karşılaşır. İçindeki öfkeyle, kıskançlıkla, kibirle, kırgınlıkla, hırsla ve geçmişte yaptığı hatalarla… Ama işte nefis terbiyesi de burada başlar. İnsan kendisinde görmek istemediği şeylere bakabilme cesaretini gösterdiğinde… Kendi karanlığından kaçmak yerine onu aydınlatmaya çalıştığında… Kendisini başkalarına anlatmak yerine kendisini anlamaya başladığında… Belki o zaman gerçek yolculuk başlamış olur. Ve belki günün sonunda hepimizin çıkması gereken bir dağ vardır. Yüksek, sarp, sessiz, belki kimininki kalabalıkların içinde. Ama herkesin bir dağı vardır. Söylese de söylemese de kabul etse de etmese de herkesin bir dağı vardır: Makamlarımız, imtihanlarımız, kayıplarımız, hastalıklarımız, yalnızlıklarımız, nefsimiz ve sabrımız…
Lakin zirveye ulaştığımızda göreceğimiz manzara hep aynıdır: Dünyada sandığımız kadar kalıcı olmadığımızı, arkamızda bıraktığımız şeylerin bir gün bizsiz de devam edeceğini, insanların bizi bir süre konuşup sonra başka şeylere yöneleceklerini, makamların değişeceğini, evlerin el değiştireceğini, paranın bir başkasının cebine gireceğini ve geriye bütün bunlardan daha önemli bir şeyin kalacağını: “Nasıl bir insan olduğumuz.”
Belki de insanın gerçek serveti budur. Arkasında bıraktığımız mal değil izimizdir. Bir gönülde bıraktığımız iyiliktir. Bir yetimin yüzünde oluşturduğumuz tebessümdür. Bir gencin hayatına kattığımız umuttur. Bir insana gösterdiğimiz merhamettir. Bir yanlıştan vazgeçebilme cesaretimizdir. Bir günahın ardından samimiyetle ettiğimiz Nasuhi bir tövbedir. Hak vaki olup Rabbine döndürülürken taşıdığı kalptir. Bu sebeple dağ başındaki adamı yalnız görmüyorum. Onu, yalnızlığın içinde kendisiyle baş başa kalmış bir yolcu gibi görüyorum. Karşısında dağlar var. Arkasında bir baraka. Yanında bir kandil. Elinin altında bir asa. Boynunda belki bir tesbih. Fakat asıl yolculuk bunların hiçbirinde değil. Asıl yolculuk kalbin içinde. Çünkü insan dünyanın en yüksek dağına çıkabilir de kendi nefsinin bir adım üzerine çıkamayabilir. Dünyanın bütün yollarını bilebilir de kendisine giden yolu bulamayabilir. Binlerce kitap okuyabilir de bir hakikati yaşayamayabilir. Milyonlarca insan tarafından tanınabilir de Rabbinin emir ve yasaklarına karşı yabancı kalabilir. Öyleyse mesele nereye vardığımız değil sadece. Kimin olarak vardığımızdır.
Belki bir gün hepimiz bir dağın başında oturamayacağız. Belki barakamız olmayacak. Belki karşımızda böyle görkemli zirveler bulunmayacak. Ama herkes kendi hayatının bir köşesinde durup nefes alabilir. Telefonunu kapatabilir. Kalabalıktan biraz uzaklaşabilir. Konuşmayı bırakabilir. Kendisine birkaç soru sorabilir:
- Ben kim oldum?
- Neyi kaybettim?
- Neyi kazandım?
- Neye gereğinden fazla bağlandım?
- Kimi kırdım?
- Kimden helallik almam gerekiyor?
- Bana emanet edilenleri nasıl taşıdım?
Ve belki de en önemlisi:
- Hesaba çekileceğim gün için yanımda ne götüreceğim?
Belki bütün mesele budur. Çünkü dünya bir gün susacak. Biz de susacağız. Kalabalıklar dağılacak. Alkışlar bitecek. Tartışmalar sona erecek. Unvanlar düşecek. İsimler unutulacak. Ve insan, bütün hayatı boyunca kaçtığı o gerçekle baş başa kalacak: Kendi hakikatiyle… İşte o zaman insan anlayacak. Meğer dağların zirvesine çıkmak için değilmiş bütün bu yolculuk. Meğer asıl zirve, insanın kendi nefsinin üzerine çıkabilmesiymiş. Meğer en uzak yol, kilometrelerle ölçülmezmiş. İnsan, kendisinden Rabbinin rahmetine uzanan mesafeyi yıllarca yürümek zorunda olduğunu unutmamalıdır. Ve belki de ömür dediğimiz şey, sadece bundan ibarettir:
Bir yolcu, bir yol, bir imtihan ve nihayetinde Allah’ın rahmetine doğru varan bir menzil. Dağın başındaki adam hâlâ karşıdaki zirvelere bakıyor. Belki hiçbir şey söylemiyor. Belki de söylemesi gereken her şeyi yıllar önce söylemiş. Şimdi sadece bekliyor. Çünkü bazı hakikatler konuşularak değil, yaşanarak anlaşılır. Ve insan bazen en güzel cevabı, kelimelerle değil; susarak verir.
Kalalım sükûnetle ve sağlıcakla…
Gökmen CAN-Eğitimci Sosyolog

