Kendimize “İnsanlığın en büyük sorunu nedir?” diye bir soru sorsak acaba nasıl cevaplarız diye düşündük mü? Bu soruya çoğumuz ekonomi der, savaş der, teknoloji der, çevre felaketi der veya adaletsizlikten bahsederek der ha der.
Bunların her biri elbette çok önemli meselelerdir. Lakin biraz daha derine indiğimizde şunu görmemiz kaçınılmazdır: Saydıklarımızın hiçbiri asıl hastalık olmayıp daha çok hastalığımızın belirtileridir.
Asıl mesele, insanın kendisini kaybetmesidir.
Kendini kaybeden insan, vicdanını da kaybeder. Vicdanını kaybeden adaleti de unutur. Adaleti unutan merhamet diyarını terk eder. Merhametin olmadığı yerde de huzur kalmaz. Huzur yoksa ne aile ayakta durabilir ne toplum ne de medeniyet.

Günümüzde bilim, fen, teknik ve her alanda gelişen çoğu insanın aynı hızla olgunlaşmadığını görüyoruz. Hikmetsiz bilginin çokça değerli olduğu pazarlanıp zihinler ve hayatlar yıkılıyor. İmkânlar akıl almaz şekilde ve ölçüde çoğalıyor lakin kanaatsızlık da aynı yönde son sürat yayılmaktadır. Binlerce kilometre ötedeki insanlara ulaşabildiğimiz halde yanı başımızdaki gönüllere uzaklaştıkça uzaklaşıyoruz.
İşte, üzerinde en çok durmamız gereken konu tam da budur.
Çok Şeye Sahip Olduk Ama Kendimize Yabancılaştık
Modern çağ (!) insana büyük kolaylıklar sundu. Bir düğmeyle dünyanın öbür ucuna ulaşıyoruz. Dakikalar hatta saniyeler içinde bilgiye erişiyoruz. Sağlık, ulaşım ve iletişim geçmişe göre çok ilerledi. Hatta iddialı bir ifade söyleyeyim: “İlerleme” sözcüğü bence gelişmenin ölçüsünü ifade etmekte yeterli gelmemektedir.
Peki, bütün bu gelişmelere rağmen neden daha mutsuz bir hayat psikolojisi içindeyiz?
Çünkü insan sadece bedenden ibaret değildir.
Ruhu ihmal edilen bir insan, ne kadar zengin olursa olsun eksiklik hisseder.
Kalbi doyurulmayan bir insanın dünyası hiçbir zaman tam anlamıyla aydınlanmaz.
Bugün çoğu insan dış görünüşlerine gösterdikleri özeni karakterlerine göstermemekte. Evlerimizi yeniliyoruz ama kalplerimizi muhafaza edip cilalamayı unutuyoruz. Telefonlarımızı güncelliyoruz lakin vicdanlarımızı güncellemeyi ihmal ediyoruz. Asıl ihtiyaç ise tam burada başlıyor.
Ahlakın Yitirildiği Bir Yerde Hiçbir Kanun Tek Başına Yetmez
Bir toplumun ayakta kalmasını sağlayan yalnızca kanunlar değildir. Kanun, suç işlendikten sonra devreye girer. Ahlak ise suçun doğmasına engel olur. Bu yüzden tarih boyunca büyük medeniyetler önce ahlak üzerine inşa edilmiştir.
Doğruluk, emanete riayet, kul hakkından sakınmak, sözünde durmak, büyüğe saygı, küçüğe şefkat, komşuya iyilik, yetime merhamet… Bunlar sadece dinî tavsiyeler değildir; huzurlu bir toplumun da temel taşlarıdır.
Bugün birçok insan güven problemi yaşıyor. Söz veriliyor tutulmuyor. Emanet korunmuyor. Menfaat, hakikatin önüne geçiyor. İşte bütün bunlar ahlakın zayıflamasının sonucudur.
Ailenin Güçlenmesi Demek Geleceğin Güçlenmesi Demektir
Bir milletin geleceği okuldan önce ailede şekillenir.
İlk öğretmen annedir.
İlk rehber babadır.
İlk okul ise evdir.
Bugün birçok anne baba çocuklarına en iyi telefonu almayı başarıyor ama en güzel örnek olmayı ihmal ediyor. Oysa çocuklar nasihatten çok örneği takip eder.
Anne babasının yalan söylediğini gören bir çocuğa doğruluk anlatmak kolay değildir.
Öfkeyle büyüyen bir çocuktan merhamet beklemek zordur.
İlgisizlik içinde yetişen bir çocuğun özgüvenli olması kolay değildir.
Bu sebeple aile sadece aynı evde yaşamak değildir. Aile, birbirinin yükünü hafifletmektir.
Birbirini dinlemektir. Birlikte dua edebilmektir. Birlikte sevinip birlikte üzülmektir.

Dijital Dünya Esir Olmamak Şartıyla Faydalıdır
Teknoloji büyük bir nimettir.
Doğru kullanılırsa ilimdir. Yanlış kullanılırsa bağımlılıktır.
Bugün insanlar saatlerce ekran başında kalabiliyor. Birçok kişi sosyal medyada tanımadığı insanların hayatını takip ederken kendi ailesini ihmal ediyor.
Beğeni sayısı mutluluğun ölçüsü hâline geliyor.
Oysa gerçek değer, insanların alkışı değil Yüce Allâh’ın rızasıdır.
İnsan ekranı kapattığında yalnız kalabiliyorsa güçlüdür. Telefon sustuğunda huzuru devam ediyorsa dengededir.
Teknolojiyi kullanan insan özgürdür. Teknolojinin kullandığı insan ise farkında olmadan bağımlı hâle gelir.
Dünya Sertleştikçe Merhamet Azalmaktadır
Bugün dünyanın birçok yerinde savaşlar yaşanıyor. Milyonlarca insan açlıkla mücadele ediyor. Çocuklar yetim kalıyor. Yaşlılar yalnız bırakılıyor. Komşular birbirini tanımıyor. İnsanlar aynı apartmanda yıllarca yaşayıp birbirlerinin adını bilmiyor.
Oysa merhamet sadece yardım kuruluşlarının işi değildir.
Merhamet günlük hayatın dilidir.
Küçük bir tebessüm etmek merhamettir.
Bir selam vermek merhamettir.
Bir hastayı ziyaret etmek merhamettir.
Bir yetimin başını okşamak merhamettir.
Bir insanı can kulağıyla, pür dikkat dinlemek büyük bir iyiliktir bazen.
Unutmayalım ki küçük görülen iyilikler büyük değişimlerin başlangıcı olabilir.
Adalet Herkes İçin Lazımdır
İnsan sadece kendisine adalet istediğinde adil değildir. Gerçek adalet, hakkı kimin olduğuna bakmadan hakkı sahibine vermektir. Yakınımız da olsa yanlış, yanlış olarak kalmalıdır.
Sevmediğimiz biri de olsa hakkı korunmalıdır. İslâm’ın adalet anlayışı tam da bunu öğretir. Çünkü adalet kişilere göre değişmez. İlkelere göre yaşar.
Bir toplumda adalet zayıflarsa güven de zayıflar. Güven kaybolursa insanlar birbirinden uzaklaşır.
İsraf Sadece Malda Olmaz
İsraf denildiğinde çoğu insan ekmek veya suyu düşünür. Oysa zamanın israfı daha büyüktür. Gençliğin israfı daha ağırdır.
Kabiliyetlerin israfı daha acıdır. Bugün nice insanlar saatlerini boş tartışmalarla tüketiyor.
Nice gençler yıllarını amaçsızca geçiriyor. Hâlbuki insanın en kıymetli sermayesi zamandır.
Giden para geri kazanılabilir. Kaybolan eşya yerine konabilir. Fakat giden ömür geri gelmez. Bu nedenle her günün sonunda insan kendisine şu soruyu sormalıdır: “Bugün insanlığa, aileme ve Rabbime karşı görevlerim adına ne yaptım?”
Ümit Kaybedilmemelidir
Çağımızın en sessiz hastalıklarından biri umutsuzluktur. İnsanlar gelecekten korkuyor. Yarınlara güvenle bakamıyor. Oysa mümin için ümitsizlik doğru bir duruş değildir.
Her gecenin sabahı vardır.
Her kışın baharı vardır.
Her zorluğun ardından bir kolaylık gelir.
Ümit, tembellik değildir.
Ümit, çalışırken Allâh’a güvenebilmektir.
Tohumu ekip sonucu Allâh’a bırakabilmektir.
Gençlere Güvenmek Zorundayız
Gençlik eleştirilecek bir dönem değil, yönlendirilecek bir dönemdir. Bugünün gençleri yarının yöneticileri, öğretmenleri, mühendisleri, doktorları, sanatçıları ve anne babaları olacaktır.
Onlara sadece hata arayarak yaklaşmak büyük bir yanlıştır.
Onların dinlenilmeye ihtiyaçları var.
Anlaşılmaya ihtiyaçları var.
Güvenilmeye ihtiyaçları var.
İyi örneklere ihtiyaçları var.
Şunu aklımızdan hiç çıkarmamamız gerekmektedir: Geleceği, gençlere değer veren toplumlar kazanır.
Peki, Çözüm Nereden Başlayacak?
Çözüm başkalarının değişmesini beklemekle başlamaz. Aynaya bakmakla başlar. İnsan önce kendisini düzeltmeye niyet etmelidir.
Diline dikkat etmelidir.
Kalbini temizlemelidir.
Öfkesini kontrol etmelidir.
Kul hakkından sakınmalıdır.
Anne babasına iyilik etmelidir.
Çocuklarına güzel örnek olmalıdır.
Komşusunu gözetmelidir.
İşini dürüst yapmalıdır.
İbadetini bilinçle yerine getirmelidir.
İnsan küçük gördüğü bu adımların zamanla büyük değişimlere dönüştüğünü görecektir. Çünkü toplum dediğimiz yapı, tek tek insanların toplamından oluşur. Bir kişi düzelirse bir aile değişebilir. Bir aile değişirse bir mahalle etkilenebilir. Bir mahalle değişirse şehir değişebilir. Şehirler değişirse de ülkeler değişebilir.
Diyeceklerimizi toparlayıp özetle şunları söyleyebiliriz: Bugün dünyanın ihtiyacı daha güçlü silahlar değildir. Daha yüksek binalar hiç değildir. Daha fazla tüketim de değildir.
Dünyanın ihtiyacı, güzel ahlâk sahibi insanlardır. Doğru ve doğruyu konuşan insanlardır. Emanete sahip çıkan insanlardır. Merhameti hayatının merkezine alan insanlardır. Adaletten ayrılmayan insanlardır.
İnsan yetiştirmek, bina yapmaktan daha zordur; fakat kalıcı olan da budur. Yüce Dinimiz İslâm bize önce kendimizi inşa etmeyi öğretir. Kalbi ihya etmeyi, nefsi terbiye etmeyi, kul hakkından sakınmayı, emaneti korumayı, doğrulukta sebat etmeyi tavsiye eder. Bu ilkeler yalnızca kişisel kurtuluşun değil, toplumsal huzurun da anahtarıdır.
Her insan bulunduğu yerde bir iyiliğin öncüsü olabilir. Bir sözle, bir tebessümle, bir dua ile, bir infâkla, bir fedakârlıkla çevresini değiştirebilir. Büyük dönüşümler, çoğu zaman küçük ama samimi adımlarla başlar. Dalga etkisinin merkezi olabiliriz.
Bundan ötürü beklemek yerine harekete geçelim. Şikâyet etmek yerine çözümün bir parçası olalım. Karanlıktan yakınmak yerine aydınlık için bir kandil de biz yakalım. Çünkü insan kendini ıslah ettiğinde ailesine, ailesi topluma, toplum da insanlığa umut olur. Asıl medeniyet, binaların yükselmesi değil; vicdanların, ahlâkın ve merhametin yükselmesidir.
Kalalım sağlıcakla…
Gökmen CAN-Eğitimci Sosyolog

