"Enter"a basıp içeriğe geçin

HAYDE HANIM KILIFÇI GELDİ KILIFÇI!

(DOĞRUDAN ŞAŞMAYALIM Kİ HIRSIZ OLMAYALIM)

Bugün arkadaşlarla koyu bir sohbete daldık. Mesele nedir mi? Tabii ki de “memleket”. Çünkü hangi konuyla başlarsan başla bir noktadan sonra söz dönüp dolaşıp “memlekete ve memleket insanına/insanlarına” geliyor. Gelmesi de çok doğal. Çünkü bu milletin genlerinde “memleket sevdası” var. Damarlarında kanla birlikte “memleket sevdası” dolaşıyor. İşte bu minvalde konuşurken bir dost “memleketini en çok seven görevini en iyi yapandır” sözünü tekrarlayınca konunun genişlememesi de artık mümkün olmazdı/olmadı da. Çünkü doğrulukla, sadakatle, çalışmak ve üretmekle, iyi niyetle ve daha onlarca güzel hasletlerle ilgili bir konuydu.

Doğru olanların, hakkaniyetten ayrılmayanların, çalışkanlık çizgisinden sapmayanların, elini ve dilini yerli yerinde kullananların, bulunduğu mevki ve makamın hakkını verenlerin, varlıklarını Allâh rızasına ve memleket sevdasına sunanların yolda kaldıklarını duyduk mu? Belki sıkıntıya düşebiliyor, evet ama işin sonunda gerçekler yine son düzlükte ortaya çıkma özelliğini gösteriyor ve hak yerini buluyor. Yalnız bu ve benzer özelliklerin aksini yapanların da rezil olmayıp da vezir olduklarını duyup görülmemiştir. Önünde sonunda her bir şey ortaya çıkıp hak yerini buluyor. Hani bir atasözü vardır bilirsiniz: “Minareyi çalan kılıfını hazırlar.” Vallahi de billahi de sen ne kadar kılıf hazırlarsan hazırla, hazırladığın kılıfı hiçbir zaman minareye uyduramayacağın için hırsızlığın muhakkak ortaya çıkacaktır. Ne gereği var yalana dolana. Yahu ne gereği var fitneye fesada. Hele ki nokta kadar menfaatler için virgül gibi eğilmek de nedir ya? Öyle bir doyumsuzluk ve bencillik alıp başını gitmiş ve gitmeye de son sürat devam ediyor ki şaşırmamak elde değil. Yaşadığımız şehir dolusu servetim olsa ya da dünya benim olsa ne olacak. Ne bir fazla nefes ne fazla bir lokma ne de fazla bir yudum su nasip olmaz bu yaşamda. Ne bana ne sana ne de başka bir kimseye asla ve asla zerre fazlası olmayacak. Neden mi? (Bu konuyu başka bir yazıda ayrıca ele alacağız.)

Doğrulardan ayrıldıkça yalan sarmalına dolanır da nefes alamaz duruma geliriz. Bu hayat; statülerden, mevki makamlardan, servetlerden, insanların bize yalakalıklarından ve işbirlikçi davranmalarından ve gösterilen zehirli saygınlıklardan mukayese edilemeyecek kadar değerlidir. Hele ki bir de bu kadar açgözlü ve nefis yüklü davranışların yanında önyargılarımız, suizanımız, kötü konuşmalarımız, yapıcı değil de yıkıcı yaklaşımlarımız da işin içine girerse çöz ki çözesin sorunlar yumağını. Çözmek mümkün olmuyor/olmaz. Çünkü yalanı, dolanı, iftirayı, suizanı, öfkeyi ve gaddarlığı başka bir yalan, dolan, iftira, suizan, öfke ve gaddarlıkla kapatmaya kalkarsan “yandı gülüm keten helvam” deyip de dizlerine vurursun. Hı, ben bu işte ustayım ve yapacaklarımı çaktırmam dersen bile inan, sen bile kendine bu konuda inanma çünkü “gerçekler, hakikatler, doğruluklar, dürüstlükler” tüm yalanlardan, tüm bencilliklerden, tüm menfaatlerden, tüm makam ve mevkilerden daha kıymetlidir. Bunu göz ardı eden kimse her minareye bir kılıf bulamaz, her yalanı başka bir yalanla savunamaz ve bunlarda da asla başarılı olamayacağı için ne hırsız ne arsız olalım ne de kılıfçı olalım. Mahalle kültüründe yaşamımızı sürdürdüğümüz dönemlerde el arabalarında naylon eşyalar satan bayanlar şöyle bağırırdı: “Hayde hanııım noyloncu geldi nayloncuuu!” Şimdi biz de bundan esinlenerek başta kendimize hatırlatıp nefsimize nasihat ederek herkese şunu söylemek istiyorum: “Hayde Hanım kılıfçı geldi kılıfçı” diye bağırıp da sesimizi boş yere kısıp da adımızı ve kişiliğimizi kirletmeyelim.  Adımızın hatırlanırken “yalan dolanla” birlikte anılacağına doğrulardan şaşmayalım ki ilkeli bir yaşam, huzurlu bir ömür, gıpta edilir bir kişilikle hayatımızı sürdürüp hatırlanalım.

Kalın sağlıcakla…

Gökmen CAN

Eğitimci Sosyolog

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir