"Enter"a basıp içeriğe geçin

KİME BİAT EDİLİR?

(Sultalarınız Yıkılsın)

Geçen gece uzun zamandır görüşmediğim eski/eskimeyen bir dostum aradı. Saat farkı nedeniyle bizim burada gece iken orada gün ortasıydı. Adamcağız konuşmaya ihtiyaç duymuş. Aklına gelmişiz. O kadar dertliydi ki anlatamam. Lakin anlattıklarını kaleme almak istedim. Kendimi o dostumun yerine koydum ve iliklerime kadar empatiyi hissederek yazdım. Hoş, bizim buralarda da durum farklı değil. Ama “beterin beteri var” sözü tam da burada ortada kendini gösterdi. Çok ama çok etkilendiğim mesele aslında birçok kimsenin derdi lakin içine “lümpenlik” işlemişlerin korkulu sessizlikleri arasında kaybettirilmekte ama ben sorumlu bir vatandaş olarak buna rıza gösteremem. “Biat” kavramı etrafında dönen sosyal hadise şöyle:

“Biat kime/kimlere edilir?” sorusu tarihi boyunca en büyük tartışmalardan biri olmuştur. Hakikate mi, yoksa hakikat kisvesi altında kendi çıkarlarını dayatanlara mı? Sultalarını oluşturup devam ettirmek isteyen zorba kara cahillere mi yoksa hakikatin yılmaz savunucularına mı edilir? Biraz uzun olacak ama yazımız çok fazla okuyucumuzun ve bu yazıdan habersiz insanın içindeki yanan ateşin tarifi olacak. Tokmağa vurduğum yerin ötelerinden de ses geleceğinden emin olarak iyi okumalar diliyorum.

Biat Nedir?

Biat, Arapça kökenli bir kelimedir. Aslı “satın almak, el vermek, sözleşmek” demektir. İslam tarihinde biat, Peygamber Efendimiz Aleyhisselama iman ve itaat sözü olarak yaşanmıştır. Kur’an-ı Kerim:

Anlamı: “Ey Peygamber! Mümin kadınlar sana Allah’a şirk koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek… şartıyla biat etmek için geldiklerinde, onların biatlarını kabul et” (El Mümtehine/12) buyurarak biatın adresini açıkça göstermiştir.

Dikkat edin dostlar; biat, şahıslara değil, şahsiyetlere; çıkar odaklarına ve hain düzenbazlara değil, hakikate edilir/yapılır.

Biatın Çarpıtılması

Bugün bazı “hadsiz” kimseler çıkıyor, ömrünü hak ve hakikat uğruna feda etmiş insanlardan kendi yanlışlarına boyun eğmelerini istiyor. Üstelik buna da “itaat” ya da “birlik” diyorlar. Oysa bu, biat değil; kişilik ve şaibeli mecralara teslimiyet tehditlidir. Biat, hakikatin temsilcisinedir. Eğer temsil iddiasındaki kişi hakikati çiğniyorsa, adaletten ve “Müslüman Kardeş” olmaktan fersah fersah uzaklaşmışsa/uzaklaşmaya devam ediyorsa ona biat etmek; hakikate ihanet, kula boyun eğmektir ki biz millet olarak buna her daim karşı durmuşuzdur. İçimizdeki Simonların ya da Ortadoğu’nun farklı kültürlerinin evlatlarına anlatmaya çalışsak bile anlamayacaklardır.

               Hadis-i şerifte şöyle buyurulduğu rivayet edilir:

Manası: “İtaat ancak maruf üzerinedir. Allah’a isyan olan konuda itaat yoktur.” (Buhârî, Ahkâm 4)

İroniyle Bir Gerçek

               Kendi cebini dolduran adam size dönüp, “Hak yol budur, bana biat edin” diyor. Kusura bakma dostum, senin yolun market reyonu gibi; etiketleri değiştiriyorsun, değerleri satıyorsun. Sana doğru gelmem hakikatin varlığına ve üzerime yüklediği sorumluluğa bir ihanet olur.

Yine bir adam çıkıyor, cebinde yalanlarla, dilinde kibirle, hayatında çıkar hesaplarıyla dolaşıyor. Sonra da size dönüp “Bana/bize biat et” diyor. Ulen, anlamaz etmez yabancı zihniyetin art elemanı sormazlar mı adama:

-Sen kimsin ki?

-Senin hangi duruşun hakikati temsil ediyor?

-Sen Allah’ın kelamını mı, yoksa kendi menfaatlerini mi okuyorsun?

               -Kimi, nereye, niye çağırıyorsun?

Hazreti Ebubekir’in Ölçüsü

Hazreti Ebubekir (Allah Rahmet Eylesin), halife seçildiğinde şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Manası: “Ben Allah ve Rasûlü’ne itaat ettiğim müddetçe bana itaat edin. Eğer Allah’a ve Rasûlü’ne itaatsizlik edersem, bana itaat etmeyin.”

İşte, bu söz, “biatın” asıl adresini tarihe çivilemiştir.

Hatta bu konuda Montesquieu der ki: “İtaat edilmesi gereken, hakikatin kendisidir; şahıslar hakikati temsil ettikleri sürece itaat görürler.”

Günümüzün Trajedisi

Bugün ne yazık ki bazı yapılar, şahıslar ve gruplar; kendi yanlışlarını örtmek için biat talep ediyorlar. Oysa onların istediği şey, hakikate değil, kendi egolarına mahkumiyettir. Böyle bir biat, Peygamber Efendimiz Aleyhisselamın yoluna değil, tarihe gömülmüş kara kişiliklerin yoludur.

Kim “hakikati” bırakıp kula biat ederse;

-Onurunu rehin bırakır,

-Vicdanını ipotek eder,

-Aklını kiraya verir.

Biat edilecek merci; Allah’a, O’nun emir ve yasaklarını bizlere tebliğ eden Rasûlüne ve hakikati temsil eden adil ve ilim sahibi takva ehli kimselere. Bunun dışındaki biat, esaret zincirinden başka bir şey değildir.

               Mevlânâ der ki: “Sen aklını birine teslim edersen, onun kölesi olursun. Oysa hakikate teslim olursan, hür olursun.”

O yüzden soruyoruz:

-Kime biat edilir?

Cevap net:

-Hakikate, adalete, Allah’ın emrettiği yola.

Ve soruyoruz o hadsizlere:

-Kendi yanlışlarınıza mı biat istiyorsunuz? Sizin karamalize edilmiş yanınız köle pazarı; biz hakikat meydanını tercih ediyoruz!

Haykırıyoruz: Sultalar Yıkılmalı

Tarihte bazı devlet adamları vardı, sultanlıkları vardı. Onların bile yetkileri sınırlıydı; divanları, meclisleri vardı, kılıç vardı, halkın sesi vardı. Bugün ise daha beter bir tür çıktı: “Modern Sultalar”. Ne tahtları var ne orduları… Ama buna rağmen gönüllü kuruluşların, işyerlerinin, hatta ailelerin tepesine oturmuş, gölge gibi büyüyen “ben bilirim” sultanları.

Bu sultalar, insanı pasifize etmenin profesörüdür. Ellerinde ne kılıç var ne de top. Ama öyle bir dil, öyle bir tavır kullanırlar ki; kişi, daha ilk cümlede “acaba ben yok muyum?” sorusuyla kendini sorgulamaya başlar. Asıl maharetleri de burada: İnsanı kendine yabancılaştırmak.

Bir gönüllü kuruluş düşünün… Adı büyük, amacı kutsal. Ama içeri girince görüyorsunuz ki orada hizmet değil, “sultanlık protokolü” işletilmek isteniyor. Gönüllü mü gelmiş? Buyurun hoş geldiniz; fakat dikkat edin, fazla parlamayın. Yoksa “sultan efendi” rahatsız olur, sonra “sizin niyetiniz başka” denir. Yirmi otuz yılını vermiş emektar bir gönüllü mü? Sultanın bir kaş çatmasıyla çöp poşetine konur gibi kenara atılır. Ee, “Böyle Buyurdu Sultan Hazretleri!”

İşin ironik yanı şu ki; bu sultanlar aslında “gönüllülük” kelimesinin başındaki “gönül” kısmını çoktan unutmuşlardır. Onlara göre gönül, sadece kendi gönülleridir. Başkalarının gönlü ise istatistiklerde yer kaplayan gereksiz bir ayrıntı. Numaralar, insan sayıları, kâğıt üstündeki rakamlar falan falan ve falan…

Peki sonuç ne oluyor? İnsanlar bezgin, yorgun, yalnız ve küskün. Güvensizlik ortamı, yangın gibi yayılıyor. Ve herkesin aklında aynı soru: “Biz burada Allah rızası için miyiz, yoksa sultanın rızası için mi?”

Şimdi soruyorum size dili dönmez sultancıklar: Bu “sultalık sanrılarınız” ne kadar sürecek? Kaç kişinin emeği daha heba olacak? Kaç idealist genç daha “aman bulaşmayayım” diyerek geri çekilecek?

Evet, sultalarınız yıkılmalı ve yıkılacak. Hem de çok yakında! Çünkü gönüllülük ganimet değil, samimiyet ister. Kuruluşların başındaki kibir abideleri, “kendi saltanatını sürdürme” derdindeyse; bilsinler ki bu saltanatın ömrü, gönüllülerin sabrı kadardır. Sabırlarımız artık tükendi. Şimdiden size uyarı yapıyorum: Kaçacak yer arayın. Çünkü insanların duyacakları karşısında onlara bakacak yüzleriniz olmayacak.

Sulta sahiplerine en büyük tokat, sessiz bir ayrılışla gelir derler. İnsanlar çekilir, geriye sadece sultanın kendi yankısı kalır. Ama “hakkaniyete ram olanlar” öyle yapmazlar ve her halükârda mücadele ederler ve işte o gün, koca koca tahtlar aslında koca bir hiçten ibaret olur.

Sana son sözümüz şu olsun “beyat (!) teklif eden” zat: Gönüllü kuruluşlarda ya da hayatta herhangi bir yerde sultanlık taslayanlara ve sen gibilere tek bir önerim var: Tahtınızı korumak istiyorsanız, tahtı bırakın. Çünkü gerçek güç, hükmetmekte değil, birlikte yürümektedir.

Sevgili dostlarım, kalın sağlıcakla…

Gökmen CAN

Eğitimci Sosyolog

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir