"Enter"a basıp içeriğe geçin

KUSURLARIMIZLA KUSURSUZLUK İSTİYORUZ

Eksik varlığız azizim eksik, çok mu çok noksanız işte. Kabul etmek gerek ve eksikliği ikrar etmekte imtina etmeden kabul edelim ki doğruya ve olgunluğa doğru kocaman bir adım atmış olalım. Hazreti Ebubekir (Allah rahmet eylesin) bir sözünde; “Bilmediklerimi ayaklarımın altına koysam başım göğe değerdi” demiş. Vahyin muhatabı alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimizin yanı başındaki sadık dost, sadık yol arkadaşı, vefada ve teslimiyette kayıtsız şartsız imanın sembolü olan takva ehli büyük karakter ne kadar mütevazi ve örnek teşkil eden bir kelam zikretmiş. Ama biz, fakat biz, yalnız biz, biz, biz…

            Geçen trafikte seyrederken bir kamyonet arkasında ilerliyordum. Gözüm birden kamyonetin çamurluğundaki söze takıldı. “Kusurlarımızla kusursuzluğun peşinde koşuyoruz” sözü bir anda daldırıverdi. Bu sözü okuyalı dokuz gün oldu ve hatırlamadığım, düşünmediğim, muhasebe yapmadığım gün olmadı. Gerçi biz sadece böyle şeylerle karşılaşınca değil her gün yaşam muhasebesini yapmalı ve bundan asla vazgeçmemeliyiz. Bu zaten başlı başına bir realitedir. Neyse, aklıma sürekli kendimden başlayarak kusurlarımızı ve peşine düştüklerimizi düşünmeye başladım. Neler geldi aklıma neler! İnanamadım desem abartmış olmam. Belki de zaman zaman düşündüğümüz ve kritiğini yaptığımız şeylerdir ama kamyonet arkası söz bizi daha bir uyandırdı.

            Evlatlığımızı ve ebeveynliğimizi, dostluğumuzu ve arkadaşlığımızı, kardeşliğimizi ve yoldaşlığımızı, amirliğimizi ve memurluğumuzu, işçiliğimizi ve işverenliğimizi, mesleki yeterliliğimizi ve ahlakımızı, kulluğumuzu ve ümmet olma sorumluluğumuzu ne kadar farkında yaşayabiliyoruz? İnsafsız yargılarımızla, çözümsüzlüklere demir atmalarımızla, ruhumuzu negatifliğe ve kötülüklere hapsetmekle, kabalıkta sınır tanımazlığımızla, gülümsemeyi adeta kötü bir davranış bilip ekşiden daha ekşi somurtuşlarımızla, yolculukları hedefsizliğe sürüklemekle, geçmişe gömülmekle, emanet bedeni ve bedene emanet edilen statülere ihanet etmemizle nerelere varabiliriz? Ömrümün geri kalan kısmını bu yola vakfettim dediğin yoldan insanları tiksindirmekle, dildeki küfürlerle, eldekileri heba etmekle, ah alıp da insanları sürekli ağlatmak ve iftiralara boğmakla ne kadar dürüst olabiliriz? Yüksek kibir mühendisliği alanında adeta profesör olmakla, yalakalık maratonunda dünya rekoru kırmakla, menfaatçılıkta tek geçilmezlikle ve kişiliksizlikte heykeli dikilecek olmakla (!) güzel bir yere varılacağını düşünen küçük bedenler ve beyinler bilmeliler ki gidilen yönde tüm şeritler kapalıdır. Mevlâna hazretlerinin dediği gibi hayatın alınan nefes, kalındığı kadar kafes ve dalındığı kadar heves olduğunu bilmemek müebbet yalnızlığın ve başarısızlığın karar hükmüdür. Şu fani yaşamda neye yönelmişsek onun gölgesi düşer yüzümüze, gönlümüz, özümüze ve dahi ömrümüze…

            Sıradan şeylerde güzellik bulmanın farkındalığı, küçük şeylerden mutlu olup zevk almanın huzuru, bir şeyleri ya da her önüne geleni hafife almamanın erdemliliği, görüp duymadan dillendirmeden ateşten kaçar gibi kaçmanın vereceği serinlik ve selameti yaşamak farkındalığımızın zirve yapması anlamındadır. Ve biz bundan asla geri adım atmamalıyız. Kusurlarımızla kusurlar arayıp da yaşadığımızı zannetmektense kendimize çekidüzen vererek ilerlememizin hazzını yaşamalıyız. Bunu da hemen “hedonizm” olarak da algılamamalıyız. Vesselam…

            Kalın sağlıcakla…

Gökmen CAN

Eğitimci Sosyolog

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir