Şu hayattaki belki de değişmesi en zor şeylerin başında “insanın, insanı yorması” gelir. Bakmayın yeri geldiğinde süslü lafların dillerden döküldüğüne. Bakmayın öyle bol keseden atıp da “şöyle yaparım, böyle ederim” sözlerine. Hele bir de vicdansız, merhametsiz ve edepsizine denk gelmişsen vay senin haline.
Şöyle bir sokağa çıkıp “sosyal deney” yapma babında bir araştırma yapsanız ve “insanlar seni nasıl yordu” diye bir soru sorsanız ne ah-u figanlar işitirsiniz ne ah-u figanlar! Ee, herkes kendi hikayesinde haklı, herkes kendi hikayesinde mükemmel belki. Peki, ya işin doğrusu, işin hakikati ve işin tam da “insan olma” yönüne bir baksak; kimler ağır aksak, kimler ağır kusurlu, kimler, kimler, kimler…
Evet, gerçekten de öyle; bu hayatta insanı sadece “insan” yoruyor. En çok da “bilenler” belki bu acı hakikatin failleridir. Neler derler, neler anlatırlar, nelerden haber verip seni nelerden korumak istediklerini anlatıp sana en acımasız şekilde davranırlar. İyilik, doğruluk, güzellik, destek olmak, insan kazanmak ve bu türden yüzlerce cümleyi takır takır söyleyenler düşmandır belki insanlığa. Kimi nasıl yıkacaklarının hesaplarını yapıp da en usta hesap uzmanı gibi davranırlar. Tabii, unutulan şeyler illa ki oluyor hesaplarında. Ne mi? Yüce Allah’ın her şeye kadir olduğu. Her şeyi gören, duyan ve hesap gününün maliki olduğunu unutur kimileri. Unutturan nedir peki? Bir zerre menfaat, bir gıdım mabadına yer, ateşi olacak bir akçe, hesapta sağından alınıp soluna ekletecek şeyler yani. Bakmayın siz onların “en üst perdeden” doğru durduklarına. Bakmayın siz onların “hâkim-i mutlak” gibi poz verip şaşkın kör bakmalarına. İlla ki sabır ehli ve tevekkül ehlinin hakkı kalmayacaktır.
Sanki hiç duymamışlar, hiç okumamışlar anlattıklarını: Yalanı dolanı, fitne fesadı, kötü zannı hıkıdı, haram ile helali ve daha neleri… Çok gördük şu hayatta ağzını açtığında takır takır ayet manasını, hadis anlamını söyleyenleri. Açıp da baktığınızda gerçekten de ayet ve numaraları, hadis ve anlamı tam da tamdır. Peki niyedir bu yaman çelişki? Bir avuç toprağın doyuracağı gözü unutmak mı? Gördüğünü sadece kendinin bilmesi mi? Ya da “insanların” nazarında âlî bir yer mi? Amaann…
Ne diyelim şimdi? Hangi kelimeyle anlatalım, hangi cümleyle tarif edelim, hangi terazide tartalım? İnsan bazen bir başkasının yaptığı yanlıştan ziyade, o yanlışın ardından sergilenen umursamazlıktan yoruluyor. Bir özür bekliyorsun, bir mahcubiyet, bir nebze olsun vicdan muhasebesi… Ama nafile! Sanki hiçbir şey olmamış, sanki hiçbir gönül kırılmamış, sanki hiçbir hak ihlal edilmemiş gibi hayatlarına devam ediyorlar. Senin yaşadığın kırgınlık, onların gündeminde küçücük bir ayrıntı bile olmuyor. İşte insanı asıl yoran da biraz bu değil mi?
Bir de işin başka bir tarafı var. İnsan, kendisini yoran insanlardan uzaklaşmak istediğinde bile yoruluyor. Çünkü her insanın bir geçmişi, bir emeği, bir hatırı, bir yaşanmışlığı var. Kimi zaman bir dostluk, kimi zaman bir akrabalık, kimi zaman yılların biriktirdiği bir güven… Öyle bir kalemde silip atamıyorsun. İçinde bir yerlerde hâlâ düzelir mi, anlaşılır mı, farkına varılır mı diye bekliyorsun. Belki bir gün kendiliğinden anlar, belki bir gün yaptığıyla yüzleşir, belki bir gün insan olmanın yalnızca kendisi için yaşamaktan ibaret olmadığını kavrar diye düşünüyorsun. Lakin beklemek de ayrı bir yorgunluk, umut etmek de ayrı bir imtihan oluyor sana.
Hele bir de insanın iyi niyetini kendi lehine kullanmayı alışkanlık hâline getirenler yok mu? Onlar için senin anlayışın bir fırsat, sabrın bir mecburiyet, hoşgörün ise sınırsız bir kullanım hakkıdır. Bir kez susarsın, bunu kabulleniş zannederler. İkinci kez alttan alırsın, bunu güçsüzlük sayarlar. Üçüncü kez affedersin, artık bunu kendilerine tanınmış bir imtiyaz olarak görürler. Oysa insanın susması her zaman söyleyecek sözünün olmadığı anlamına gelmez. Bazen konuşmamak, karşısındakinin seviyesine inmemek; bazen de bir gönlü daha fazla yormamak içindir.

Fakat burada ince bir çizgi var. Her suskunluğu erdem, her uzaklaşmayı olgunluk, her sabrı da doğru davranış olarak değerlendiremeyiz. İnsan bazen hakkını aramalı, bazen sınırını çizmeli, bazen de kendisine yapılan haksızlığa açıkça itiraz etmelidir. Çünkü merhamet, insanın kendisine yapılan her türlü haksızlığı kabullenmesi değildir. Hoşgörü, başkasının yanlışlarını sınırsızca taşıma yükümlülüğü de değildir. Hele hele iyi insan olmak, kötü davranışlara sürekli maruz kalmayı gerektirmez. İnsanın hem başkasının hakkını gözetmesi hem de kendi hakkının korunmasına özen göstermesi gerekir.
Bir başka yorucu insan tipi daha var ki değmeyin gitsin! Her şeyi kendisi bilir, her konuda kendisi haklıdır, her meselede son sözü kendisi söylemelidir. Dinlemez, anlamaya çalışmaz, anlamadığı zaman da anlamış gibi yapar. Kendi doğrularını herkesin hayatına ölçü kabul eder. Başkasının düşüncesine tahammül edemez ama kendisine gösterilecek anlayışın sınırı yoktur. Bir bakarsınız adalet dağıtıyor, bir bakarsınız hüküm veriyor, bir bakarsınız insanların niyetlerini bile kendince okuyup kararını çoktan vermiş. İnsanın kendisini bu kadar merkeze koyması, başkalarının da birer insan olduğunu unutmasıyla başlıyor galiba. Oysa biraz empati, biraz tevazu, biraz da kendine dışarıdan bakabilme cesareti olsa nice gönül kırgınlığı daha doğmadan ortadan kalkacak.
Peki, biz bu hikâyenin neresindeyiz? Hep başkalarının bizi yorduğundan mı şikâyet edeceğiz? Hiç dönüp de kendimize bakmayacak mıyız? Acaba biz kimin hayatında bir yorgunluğa dönüştük? Hangi sözümüzle bir gönlü incittik, hangi davranışımızla bir insanın güvenini sarstık, hangi ihmalimizle bir başkasını çaresiz bıraktık? Bir başkasının bize yaptığını uzun uzun anlatırken bizim başkasına yaptığımızı görmezden gelmek ne kadar doğru olabilir? İşte insanın en zor imtihanlarından biri de budur: Başkasının kusurunu gördüğü kadar kendi kusurunu da görebilmek.
Çünkü insan olmak, yalnızca kendisine yapılanları hatırlamak değildir. Biraz da yaptıklarının başkasında nasıl bir iz bıraktığını düşünebilmektir. Kırdığın gönlün senden sonra nasıl toparlanacağını, verdiğin sözün tutulmamasının karşı tarafta neye mal olacağını, bir insanı görmezden gelmenin onun dünyasında nasıl bir karşılık bulacağını hesap edebilmektir. Herkesin bir hayat mücadelesi, bir hassasiyeti, bir beklentisi ve görünmeyen bir yükü var. Bizim sıradan gördüğümüz bir söz, bir başkasının günlerce taşıyacağı bir ağırlığa dönüşebilir. Bizim unuttuğumuz bir davranış, bir başkasının hafızasında yıllarca yer edebilir.
İşte, tam da bu yüzden insan ilişkilerinde biraz daha dikkat, biraz daha özen ve biraz daha sorumluluk gerekiyor. Her doğru her yerde, her şekilde ve her üslupla söylenmez. Her eleştiri yapıcı değildir. Her nasihat iyilik değildir. Her yardımın arkasında samimiyet bulunmaz. Bazen bir insanın ihtiyacı olan şey akıl vermeniz değil, onu dinlemenizdir. Bazen çözüm üretmeniz değil, yanında olduğunuzu hissettirmenizdir. Bazen de hiçbir şey söylemeden, yalnızca insanlığınızla orada bulunmanızdır. Ne büyük meziyet değil mi, bir insanın yükünü artırmadan yanında durabilmek!
Unutmayalım ki güven, biriktirilmesi yıllar alan ama kaybedilmesi bazen birkaç dakikaya sığan bir değerdir. Vefa, yalnızca güzel günlerin hatırını taşımak değil, zor zamanların da hakkını verebilmektir. Samimiyet, insanların yüzüne başka, arkasından başka konuşmamak; menfaat değiştiğinde insanlara bakışını da değiştirmemektir. Merhamet ise yalnızca acıyan gözlerle bakmak değil, bir başkasının acısını artırmamaya gayret etmektir. Bunlar öyle büyük laflar gibi görünmesin. Aslında insan olmanın en temel sorumluluklarıdır.
Ve bir de şunu bilelim: Her insanın hayatımızda kalması gerekmiyor. Herkesle aynı mesafede olmak, herkese aynı güveni göstermek, herkese aynı kapıyı açık tutmak zorunda değiliz. Kimi insanla konuşarak anlaşırız, kimi insanla mesafemizi koruyarak huzur buluruz. Kimi insan hayatımıza güzellik katar, kimi insan da bize sınırlarımızı öğretir. Burada önemli olan, yaşadığımız olumsuzlukların bizi de olumsuzlaştırmasına izin vermemektir. Bir başkasının merhametsizliği bizim merhametimizi, vefasızlığı bizim vefamızı, edepsizliği bizim edebimizi elimizden almamalıdır. Zira başkasının yanlışına benzememek de başlı başına bir insanlık mücadelesidir.
Netice itibarıyla, insanı insan yorarmış, evet! Ama insanı yine insan dinlendirir, iyileştirir, ayağa kaldırır ve hayata bağlarmış. Bir güzel söz, içten bir tebessüm, vaktinde uzatılan bir el, karşılık beklemeden gösterilen bir vefa, samimiyetle kurulmuş bir gönül bağı… Bazen bütün yorgunlukları alıp götürmeye yeter. Demek ki mesele yalnızca insan olmak değil, nasıl bir insan olduğumuzdur.
Öyleyse birbirimizin yükünü artırmak yerine hafifletmeye, gönül yıkmak yerine gönül yapmaya, incitmek yerine incelik göstermeye gayret edelim. Herkesin bir sınavı, herkesin bir hikâyesi, herkesin taşıdığı kendine göre bir ağırlığı var. Bir de biz yük olmayalım birbirimize. Bir insanın hayatından geçerken ardımızda kırgınlıklar, güvensizlikler ve pişmanlıklar değil; güzel hatıralar, huzur ve dua bırakabilelim.
Çünkü günün sonunda ne kadar bildiğimizden ne kadar konuştuğumuzdan ne kadar insanın önünde durduğumuzdan ziyade, kaç insanın gönlünde güzel bir iz bıraktığımız önemlidir. İnsan, insana bazen bir ömürlük yorgunluk da olur, bir ömürlük huzur da… Tercih bizim değil mi?
Kalalım güvenle ve sağlıcakla… Kalalım insan olmamızla…
Gökmen CAN-Eğitimci Sosyolog


Kalemine ve gönlüne sağlık
Allah razı olsun kıymetli Müdürüm. Ellerinizden öpüyorum.