Benim Dediğim Olmasa Ne Olacak?

İnsanoğlunun yeryüzündeki en eski trajedilerinden biri de kendi idrak sınırlarını hakikatin nihai ufku zannetmesidir. Kendi zihin dünyasının dar pencerelerinden süzülen flu ışığı mutlak aydınlık sayan çoğu beşer, zamanla kendi inşa ettiği kibrin cilalı zırhında tükenmeye ve kaybolmaya doğru son hızla yol alır. Büründüğü bu zırh, dışarıdan gelen her türlü yapıcı eleştiriyi, her türlü bilgi cümlelerini, gerçeklerin ve hakikatin farklı tezahürlerini yansıtan kalkanına dönüşerek kendi yok edicisi olur. Kişi, kendi sesinin yankısını evrenin yegâne melodisi olarak dinlemeye başladığında, ruhunun derinliklerinde tehlikeli bir monolog kök salar: “En doğrusunu ben bilirim, benim dediğim olmalıdır.”
Halbuki insan olmak, tanımı gereği eksiklikle malûl olmaktır. Bilmeyenimiz yoktur; idrakimiz sınırlı, hafızamız yanılgıya açık, muhakememiz ise anlık hislerin, geçmiş travmaların ve bilinçaltı önyargılarının etkisi altındadır. Hiçbir akıl tek başına salt olarak, kâinatın ya da hayatın uçsuz bucaksız karmaşık yapısını tek bir bakışla kavrayabilecek külli bir perspektife sahip değildir. Bencilliğin ve şımarıklığın tesiriyle kendi doğrusunu mutlaklaştıran zihin, aslında bir yanılsamanın, psikolojik bir körlüğün esaretine girmiştir de haberi yoktur. Hakikati tekeline aldığını iddia eden her bir kişi, farkında olmadan kendi zihin zindanının baş gardiyanı olup çıkmıştır.
Kişinin her meselede kendi hükmünü tartışılmaz kılması, psikolojik ve ahlaki bir böbürlenmenin göstergesidir. Bu böbürlenme, insanı sadece yanılgılara sürüklemekle kalmaz; aynı zamanda onu çevresindeki zenginliklerden, farklı tecrübelerin sunduğu eşsiz imkânlardan da mahrum bırakır. Tek bir pencereden bakarak bütün bir manzarayı tasvir etmeye kalkışmak, yalnızca bakanın değil, o tasvire mecbur bırakılanların da ufkunu karartır. Bir de çevresinde insan bırakmaz herkesi uzaklaştırır. Belki ana babası kendisini çekebilir ama evliyse eşi, varsa çocuğu, varsa arkadaşları ve dostları, kim varsa ana babası hariç zamanı geldiğinde, bıçak kemiğe dayandığında “sana katlanmaya mecbur değilim” der ve gider.
İstişarenin Hikmeti ve Kolektif Bilincin Gücü
Şark ve Garp medeniyetlerinin ortak bilgeliği, aklın tek başına değil, müşterek bir zeminde kemâle ereceğini söyler. Gelmiş geçmiş hemen hemen tüm kadim geleneklerde istişare/meşveret, fikirlerin birbiriyle vuruşarak hakikat kıvılcımını ortaya çıkardığı en asil meclis olarak kabul edilmiştir. Namık Kemal’e atfedilen şu ifade gerçekten çok doğru: “Müsademe-i efkârdan barika-i hakikat doğar.” Yani; farklı düşüncelerin nezaket ve adaletle çarpışmasından doğan o berrak ışık, tek bir zihnin asla üretemeyeceği bir aydınlanmadır.
Kolektif bilinç, kişisel akılların basit bir aritmetik toplamı olmayıp o, sinerjinin, farklı tecrübelerin, duygusal sezgilerin ve zihinsel derinliklerin harmanlandığı yüksek bir kimyadır. Bir orkestrayı düşünün: Tek bir kemanın, ne kadar mahir bir virtüözün elinde olursa olsun, tek başına icra edemeyeceği bir senfoni vardır. Tüm aletlerin bir araya geldiğindeki ortaya çıkan ahenk, tek bir çalgının sınırlarını fersah fersah aşar. Ortak akıl da böyledir; her bir kişinin getirdiği farklı bakış açısı, tablonun eksik kalan fırça darbelerini tamamlar.
Sevgili dostlar istişare kültürünün hâkim olduğu topluluklarda ve kurumlarda bazı şeyleri görmek ve yararlanmak daha olasıdır. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:
A-Hataların Erken Teşhisi: Tek bir kişinin göremediği kör noktalar, bir başkasının dikkatli nazarıyla derhal fark edilir.
B- Riskler Dağıtılır ve Azaltılır: Tekil kararların getirdiği duygusal ve fevri körlük, ortak aklın süzgecinde rasyonelleşir.
C- Aidiyet Bilinci ve Sorumluluk Duygusu Gelişir: Karar alma sürecine dâhil edilen her kişi, sonucun getirdiği yükü ve başarıyı gönüllü olarak sahiplenir.

Ortak iradenin inşa edildiği masalarda “benim fikrim” yoktur; o masada artık sadece “doğru olan” aranır. Fikrin kime ait olduğunun ehemmiyeti kaybolur, önemli olan fikrin hakikate ve adalete ne derece hizmet ettiğidir. Ama ne yazık ki bunu görmek epey zorlaştı. Bir kelimenin gerçek anlamından tutun da bir rengin hoşluğu, bir şeyin sevimliliği bile saçma sapan şekilde küsme meselesine dönüştürülebiliyor. Yani bir ayaklarını yerlere vurup avaz çıktığı kadar bağırılmıyor. Gerçi bazen onu yapanları da görüyor ve duyuyoruz ne yazık ki!
Küskünlük ve İlkellik
Kendi fikrini dayatma ihtirası, beraberinde ruhsal bir hamlığı ve çocuksu bir savunma mekanizmasını da beraberinde getirir. İnsanın, kendi arzusu veya görüşü kabul görmediğinde geliştirdiği en ilkel tavır küsmektir. Küsmek; iletişimi bir silah, sessizliği ise pasif-agresif bir intikam aracı olarak kullanma gafletidir. Bu, özellikle yuvalar yıkan, dostlukları bitiren, ham kokularını ortaya yayarak insanları kendilerinden uzaklaştıranların kimselerin hatalarıdır.
Yetişkin ve aklıselim bir bilince, olgun ve sağlam bir karaktere ve ahlaki ve latif bir derinliğe yakışmayan bu davranış; temelde duygusal dengeleme yoksunluğundan kaynaklanır. İstediği oyuncak alınmadığında kendini yere atan, dudak büküp bir köşede kollarını kavuşturan küçük bir çocuğun tavrıyla; bir toplantıda, aile meclisinde ya da dost ortamında kendi teklifi reddedildiğinde kabuğuna çekilen, surat asan, iletişimi kesen bir yetişkinin tavrı arasında mahiyet farkı yoktur. İkisi de aynı benmerkezci dürtünün mahsulüdür: “Ya benim istediğim olur ya da oyunu bozarım.”
Küskünlük, kişinin fikrinin reddedilmesini doğrudan kendi varlığına yapılmış bir saldırı olarak algılamasından kaynaklanır. Kişi, fikri ile özsaygısını birbirinden ayıramayacak kadar narsistik bir kırılganlık içindedir. Bu, kendisine en latif bir şekilde söylense bile bunu kabul etmeyecek insanların çoğaldıkça çoğalması toplumsal olgunluk kalitesini de düşürmektedir.
Küsme davranışını her daim sergilemeyi bir marifet sayan kişi, suskunluğuyla karşı tarafa görünmez bir borç ve suçluluk duygusu yüklemeye çalışır. Bu, sağlıklı bir diyalog değil, üstü örtülü bir psikolojik şiddettir. Akranları olsun ya da olmasın bu bir zorbalıktır.
Sürekli küsen, her kararda kendi dediğinin olmasını dayatan insan, etrafındaki herkesi birer mayın tarlasında yürümeye mecbur bırakır. İnsanlar bir süre sonra gerginlik çıkmasın diye susar; fakat bu suskunluk bir hürmet değil, tükenmişliğin getirdiği bir vazgeçiştir. Ama buraya dikkat: Bu safhanın bir adım sonrası güçlü bir karşı koyuş ve küsen kimsenin mağlubiyetidir.
Ortak Akıl
Tarihin tozlu sayfaları, tek bir aklın hezeyanına feda edilmiş imparatorluklar ve istişarenin bereketiyle küllerinden doğmuş medeniyetlerle doludur. Kendi dehasına fazlasıyla güvenen, etrafındaki bilgelerin sesini kısan ve sadece kendi hükmünü yürüten muktedirlerin sonu daima hüsran olmuştur. Her kıtada belki onlarca örnek vardır. Zaten tarihin katipliğinden kimse kaçamaz. Hatta bu noktada Napolyon Bonapart’ın 1812 yılındaki Rusya Seferi, tek adam iradesinin ve benmerkezci inadın en çarpıcı örneklerinden biridir. Komuta kademesinin, lojistik destek uzmanlarının ve coğrafya hâkimi olan generallerinin tüm ikazlarına rağmen, kendi askeri dehasının kış şartlarını ve mesafeleri yeneceğine olan mutlak inancı, yüz binlerce askerin donarak can vermesiyle sonuçlanmıştır. Napolyon, fikrini istişareye açmak yerine mutlaklaştırmış; sonucunda ise yalnızlığa ve hezimete sürüklenmiştir.
Daha yakın bir tarihten ve Napolyon’un tam tersi bir hadiseyi örnek verecek olursak, tarihin en çetin krizlerinden biri olan 1962 Küba Füze Krizinde yaşananları gösterebiliriz. Bu kriz sırasında sergilenen yönetim aklı, ortak iradenin kurtarıcı gücünü simgeler. Dönemin Amerikan yönetimi, nükleer bir savaşın eşiğindeyken, sadece askeri kanadın fevri “hemen bombalayalım” dayatmasına boyun eğmemiş; diplomatlar, akademisyenler, istihbaratçılar ve farklı kanaatteki isimlerden oluşan “ExComm” kurulunu kurmuştur. Günlerce süren sert tartışmalar, zıt fikirlerin çatışması ve her bir alternatifin didik didik edilmesi sonucunda, tek bir fevri aklın dünyayı sürükleyeceği nükleer kıyamet engellenmiş ve diplomasi yoluyla kriz aşılmıştır.
Sevgili dostlar, gündelik hayatta ve iş dünyasında da manzaranın farksız olduğunu görmekteyiz. Nasıl mı? İşte, cevaplardan iki tanesi:
Yıkılan Şirketler: Pazarın değişen dinamiklerini, genç çalışanların yeni fikirlerini dinlemeyip “Bu şirketi ben kurdum, en iyisini ben bilirim” diyen kurucuların hantal mirası, dijital çağın hızında yok olup gitmiştir.
Dağılan Yuvalar: Evlilik kurumunda “Benim param, benim kuralım, benim ailemin dediği” diyerek eşinin duygusal ve zihinsel varlığını yok sayan, kendi fikri uygulanmadığında haftalarca küs kalan eşler; sevgiyi değil, soğuk bir yabancılaşmayı büyütürler.

Gelelim Neden-Sonuç Silsilesine: Benmerkezcilikten Yalnızlığa
Fikri dayatmanın ve küskünlük kültürünün hayatın akışında oluşturduğu tahribat, birbirini tetikleyen bir neden-sonuç zinciriyle açıklanabilir: ”Ben Bilirim Kibri” kişinin kendi fikrini yegâne doğru kabul etmesi ve diğer zihinleri değersiz görmesidir ve sonucu da diyalog ortamının yok olması, istişare kültürünün çökmesi ve alınan kararlarda fahiş hataların ortaya çıkmasıdır.
Kendi dediği olmadığında yetişkin gibi müzakere etmek yerine küsüp kabuğuna çekilmek, sonuç olarak karşı tarafta duygusal bıkkınlık oluşturması, samimiyetin yerini sahte bir uyma ve güvensizliğe bırakması gibi acı tablolar oluşturur.
İnsanların (eş, ana baba, çocuk, arkadaş, dost) sürekli bir bencillik ve duygusal baskı altında tutulması, sonuç olarak kaliteli, liyakatli ve onurlu insanların meclisi terk etmelerini; kişinin etrafında sadece dalkavukların, menfaatçilerin ve iradesizlerin kalmasına yol açar.
“Biz” olabilmenin zarafetini reddedip “Ben” ilkelliğine hapsolmak sonuç olarak inşa edilen fildişi kulede haklı ama yapayalnız, mutsuz ve bereketsiz bir ömür sürmek olarak elde kalacak olan şeydir ki, burada da kendi düşen ağlamamalıdır.
“Ben” Yıkımından “Biz” İnşasına Adım Atmak
Gerçek erdem, insanın kendi fikrinden daha parlak, daha adil ve daha doğru bir fikir gördüğünde; kendi tezini büyük bir zarafetle terk edip o üstün fikrin safına geçebilmesidir. Bu, bir yenilgi değil; nefse karşı kazanılmış en büyük zaferdir. Kendi aklının sınırlarını kabul etmek, insanı küçültmez; bilakis onu evrensel hakikatin geniş kucağına taşır.
“Biz” olabilmek, kişisel kimliği yok etmek demek değildir. Bilakis, kişisel yetenekleri, zekâyı ve feraseti ortak bir havuzda eritip ortaya daha yüce bir eser koyabilmektir. Bir ailede, bir kurumda veya bir sivil toplum kuruluşunda huzurun teminatı; herkesin kendi sesini duyurma telaşı değil, herkesin birbirini anlama ve en doğruya birlikte yürüme gayretidir.
Küçük bir çocuk gibi tutturmaktan vazgeçmek, fikrimiz kabul görmediğinde dahi masada kalıp ortak karara sadakatle destek verebilmek, medeni bir insanın en belirgin vasfıdır. Unutulmamalıdır ki hayat, tek kişilik bir monolog değil; çok sesli, derin ve muazzam bir diyalogdur. Bu diyalogda yer alabilmenin ilk şartı ise, o kaskatı “ben” duvarını yıkıp yerine “biz” köprüsünü inşa edebilmektir.
“Sevgili Kızımın” da dediği gibi “günün sonunda”, fırtınalı denizleri aşan gemiler; sadece kaptanın inadıyla değil, bütün mürettebatın ortak dikkati, emeği ve uyumuyla limana ulaşır. Kendi rüzgârına hayran olanlar açık denizlerde alabora olmaya mahkûmdurlar. Yelkenlerini ortak akıl ve iradenin, istişarenin ve sevginin esintisiyle dolduranlarsa menzile selametle varacaklardır.
Kalalım sağlıcakla…
Gökmen CAN-Eğitimci Sosyolog


Teşekkür ederim kıymetli hocam. Bilinse de unutulan veya atlanan önemli noktaları hatırlattınız.
Allah razı olsun kıymetli ağabeyim. Önce nefsime dediğim şeylerin zaman zaman dile getirilmesi hayata çekidüzen vermesi için önemli bir hususlar. Selam ve sevgilerimle…
Emeğinize yüreğinize sağlık kıymetli hocam