Benlik Duvarları ve İnsanlığın Ortak Yarası
İnsanlık tarihinin en eski, en köklü ve belki de en yıkıcı hallerinden biri de bir insanın kendisini diğerinden yaratılış, soy, zenginlik, makam ya da inanç bakımından üstün görmesidir. “Üstünlük psikolojisi” ya da psikolojideki karşılığıyla “narsisistik kibir”, kişinin kendi eksikliklerini örtmek, içsel boşluklarını gizlemek amacıyla inşa ettiği sahte bir kale gibidir. Lakin bu kale, sahibini içeride yalnızlığa mahkûm ederken dışarıdaki toplumsal yapıyı da yıkan bir mancınığa dönüşür.
Toplumsal birlik ve beraberliğin önündeki en büyük engellerden biri olan bu zihniyet, kişiyi psikolojik bir çöküşe sürüklerken, toplumları ayrıştırarak medeniyetleri içten içe kemirerek yok eder.
Tahtında (!) Yalnızlaşan İnsan
Üstünlük psikolojisi, ilk bakışta bir özgüven patlaması gibi görünse de aslında derin bir özgüvensizliğin ve onaylanma ihtiyacının maskelenmiş halidir. Kendini başkalarından üstün gören kişi, sürekli olarak bu hayali konumunu koruma stresi ve korkusuyla yaşar. Oyuncağı elinden alınacak korkusuyla yaşayan bir çocuk gibidir. Bencil, umursamaz ve “ben” diye diye ağlayacak bir profil çizer.
Sürekli Tetikte Olma Hali ve Kaygı
Kendini en yukarıda konumlandıran böyle bir kişi için etrafındaki herkes potansiyel birer tehdittir. Bir başkasının başarısı, zekâsı ya da takdir edilmesi, üstünlük kulesine indirilen bir darbe olarak algılanır. Bu durum, kişide kronik bir haset (kıskançlık), panik ve güvensizlik doğurur. Kişi, tahtından indirilme korkusuyla sürekli tetiktedir. Bunun salgıladığı hastalıklı ruh haliyle etrafa saldırdıkça saldırır ve kendini ajite ettirerek insanları da kandırabilir. Sıfatını kullanır, ailesini kullanır, aldığı eğitimi, hocasını-kocasını kullanır ve kullandıkça kullanır çoğu kimseyi.
Empati Yoksunluğu ve Yalnızlaşma
Üstünlük hissi, empati yeteneğini felç edip insanı yatalak hale getirir. Başkalarının acılarını, emeklerini veya duygularını küçümseyen bu kimse, zamanla insani bağlar kuramaz hale gelir. Çünkü gerçek yüzü herkese yansır hale gelir. Dostluklar yerini çıkar ilişkilerine, sevgiler ise itaat/beyat beklentisine bırakır. Nitekim bu yolun sonu kaçınılmaz bir yalnızlıktır. Bu yalnızlığı bir süre iftira ve yalanlarla giderip sahte mutluluğun dibine vururken, yüz metrede tüpsüz dalış yapan birinin vurgununu yer. İnsanlar, sürekli üstten bakan, hatasını kabul etmeyen ve kendisini hatasız ilan eden bu karakterlerden zamanla uzaklaşırlar. Oksijensiz kalır. Beynindeki uyuşmalar ruhunu kaplar. Önü sonunda da kendi pimini çeker ve kontrolsüz patlayarak etrafını da kan gölüne çevirir.
Kibrin Kökleri
İslâm medeniyetinin temel kaynakları, üstünlük psikolojisini varoluşsal bir kriz ve tüm kötülüklerin anası olarak tanımlar. Evrensel planda bu hastalığın ilk taşıyıcısı ve uygulayıcısı İblis’tir. İlk ırkçılıkla İblis rahmetten kovulur. Kur’ân-ı Kerîm’de, Hazreti Adem’in yaratılışından sonra Allâh’ın meleklere ve İblis’e secde etmelerini emrettiği sahne, üstünlük psikolojisinin genetik şifresini açıklar. İblis, bu emre itaat etmeyerek kibirlenmiş ve gerekçe olarak kökenini (soyunu/maddesini) öne sürmüştür:
Anlamı: “Allâh, ‘Sana emrettiğim zaman seni saygı duruşunda bulunmaktan (secdeden) alıkoyan neydi?’ dedi. (İblis) ‘Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın’ dedi.” (A’râf Suresi/12)
İblis’in bu yaklaşımı, tarihteki ilk ırkçılık, ilk sınıfsal ayrımcılık ve ilk üstünlük iddiasıdır. Sadece yaratıldığı maddeye (ateşe) bakarak, çamurdan yaratılanı hor görmüş, özdeki cevheri ve İlahi iradeye asi olmuştur. Günümüzde kökeni, ten rengi, diploması, ailesi veya banka hesabı yüzünden başkasını aşağı gören her zihniyet, aslında bu karanlık mirasın birer takipçisidir.
Manevi Körlük
Üstünlük psikolojisi, insanı hakikate karşı körleştirir. Peygamber Efendimiz Muhammed Aleyhisselam, kibrin tanımını tam olarak bu sosyo-psikolojik zemin üzerine kurmuştur. Bir gün sahabilerine, “Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse cennete giremez” (yani cennete ilk girenlerle giremez) buyurduğunda, bir sahabe, “İnsan elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasını ister (bu da kibir midir?)” diye sormuş, Allâh Rasûlü ise kibrin gerçek anatomisini şu sözlerle ortaya koymuştur:
Manası: “Kibir, hakkı (gerçeği) kabul etmemek ve insanları küçümsemektir.” (Müslim, Îmân 147)
Bu hadis-i şerif, üstünlük psikolojisinin iki büyük zararını netleştirir: Entelektüel/manevi körlük (hakkı reddetmek) ve toplumsal zulüm (insanları hor görmek).
Toplumsal Ayrıştırma Yıkımları
Kişide bir virüs gibi başlayan üstünlük hissi, topluma yayıldığında kitlesel yıkımlara, kast sistemlerine, soykırımlara ve adaletsizliğe zemin hazırlar. Bir grubun, diğer grubu “gelişmemiş”, “zenci”, “köylü”, “öteki” veya “alt tabaka” olarak görmesi, toplumsal barışın altına dinamit koymaktır.
Kast Sistemleri ve Sınıfsal Kibir
Tarih boyunca Hindistan’daki Kast sisteminden tutun, Avrupa’daki aristokrasi-serf ayrımına kadar tüm köleleştirme pratikleri üstünlük psikolojisinin kurumsallaşmış halidir. Kendini asil, diğerini ise köle doğmuş kabul eden bu anlayış, insan emeğini sömürmüş, adaleti yok etmiş ve devasa isyanlarla toplumları kana bulamıştır. Bugünün toplumlarında da pek farklı olduğu söylenemez. Neredeyse öteden beri topyekûn bir kıta (Afrika) bu eziyete maruz kalmaktadır.
Kültürel ve Ekonomik Üstünlük
Günümüzde üstünlük psikolojisi sadece ırk üzerinden yürümüyor; modern dünyada eğitim seviyesi, yaşanılan semt, tüketim alışkanlıkları ve ekonomik güç yeni birer üstünlük enstrümanına dönüşmüştür. Kendini aldığı eğitim veya sahip olduğu finansal güç sebebiyle toplumun geri kalanından üstün gören “seçkincilik” (elitizm) akımı, aşağı mahallelerin oluşmasına, sosyal adaletsizliğe ve derin bir toplumsal öfkeye yol açmaktadır.
Tarihin Aynası
Üstünlük psikolojisinin toplumlara ödettiği ağır bedelleri anlamak için tarihin sayfalarına ve yaşanmış trajedilere bakmak yeterlidir.
Teknolojik Kibrin Bedeline Bir Örnek
1912 yılında batmaz denilen ve döneminin en büyük teknoloji harikası olan yolcu gemisi Titanik, sadece bir buzdağına çarparak batmadı; aslında insanlığın doğaya ve kendi ürettiği teknolojiye karşı duyduğu üstünlük kibrine çarparak battı. Gemi yapımcılarının ve kaptanın “Bu gemiyi Tanrı bile batıramaz” (hâşâ) edasıyla hareket etmesi, yeterli filika taşınmaması, gelen buzdağı uyarılarının küçümsenmesi, o muazzam kibrin faturasının binlerce canla ödenmesine sebep oldu.
Bir Örnek de Ruanda Soykırımıdır
1994 yılında Ruanda’da yaşanan ve yaklaşık 100 günde 800 binden fazla insanın katledilmesiyle sonuçlanan soykırım, sömürgeci güçlerin ektiği üstünlük tohumlarının bir sonucuydu. Belçika sömürge yönetimi, ülkede temelde aynı dili konuşan, aynı dine inanan Tutsi ve Hutu halklarını yapay bir üstünlük ölçütüyle ayırır. Tutsilerin burun yapısını, boyunu ölçerek onları “daha asil ve üstün” ilan etti, yönetimsel ayrıcalıklar verdi. Yıllarca süren bu “biz üstünüz, siz aşağısınız” ya da aksine gelişen “onlar bizi eziyor” nefreti, sömürgeciler çekildikten sonra tarihin gördüğü en vahşi kardeş katliamlarından birine dönüştü.
”Biz” Olmanın Önündeki “Ben” Barikatı
Bir toplumun millet olabilmesi, ortak bir ülkü etrafında kenetlenmesi ve zor zamanlarda tek yürek olabilmesi, ancak kişilerin birbirini “eşit ortak” olarak görmesiyle mümkündür. Üstünlük psikolojisi ise “biz” duygusunu yok ederek yerine parçalanmış ego adacıkları bırakır.
Dayanışma Ruhunun Zedelenmesi
Bir mahallede, bir iş yerinde veya bir ülkede insanlar kendilerini diğerlerinden üstün görüyorlarsa, orada gerçek bir yardımlaşmadan söz edilemez. Üstünlük taslayan kişinin yapacağı yardım bile şefkatten uzak, karşı tarafı ezmeye ve kendi egosunu tatmin etmeye yöneliktir. Bu ise iyiliği bile kirletir, toplumsal bağları koparır.
Kolektif Akla ve İstişareye Kapanma
Kendini herkesten akıllı, hatasız ve üstün gören sözde liderler, yöneticiler ya da klik reisleri ortak aklı (istişareyi) reddederler. “En doğrusunu ben bilirim” kibri, ortak kararlar almayı engeller. Birliğin harcı olan ortak akıl devreden çıkınca, kurumlar ve toplumlar hata yapmaya mahkûm olur.
Kurtuluş Reçetemiz
İnsanlığı bu yıkıcı hastalıktan kurtaracak, birlik ve beraberliği yeniden inşa edecek yegâne formül; adaleti, liyakati ve mutlak insan haklarını merkeze alan evrensel ahlak ilkelerini tesis edecek İslâmi bir hayatın varlığıdır. İslam medeniyeti bu panzehri yani, şifayı “Tevazu” ve “Takva” kavramlarıyla sunar.
Üstünlük Sadece Erdemdedir
İslam, kabile asabiyetinin (ırkçılığın ve kabile üstünlüğünün) zirve yaptığı bir Cahiliye dönemine müdahale ederken, tüm üstünlük iddialarını tek bir ayetle yerle bir etmiştir:
Anlamı: “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allâh nezdinde en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır (takva bakımından en üstün olanınızdır).” (Hucurât/13)
Bu âyet, biyolojik veya sosyolojik farklılıkların birer üstünlük aracı değil, yalnızca birer zenginlik ve tanışma vesilesi olduğunu ilan eder. Gerçek üstünlük, insanın ahlâki kalitesinde, sorumluluk bilincinde (takvada) ve insanlığa sunduğu faydadadır.
Veda Hutbesi Zirvedir
Peygamber Efendimiz Aleyhisselam, vefatından önce on binlerce Müslümana hitap ettiği Veda Hutbesi’nde, kıyamete kadar gelecek tüm insanlığa şu evrensel eşitlik dersini vermiştir:
Manası: “Ey insanlar! Rabbiniz birdir, babanız birdir. Hepiniz Âdem’densiniz, Âdem ise topraktandır. Arab’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arab’a, beyazın siyaha, siyahın beyaza takva dışında bir üstünlüğü yoktur.” (Müsned-i Ahmed)
Benlik Duvarlarını Yıkıp Gönül Köprüleri Kurmak Gerekli
Üstünlük psikolojisi, insanı kendi içine hapseden sahte bir ihtişam, toplumu ise kemiren sinsi bir kanserdir. Ne para ne soy ne makam ne de entelektüel birikim, bir insanı diğerinden daha “insan” yapmaz. Dünyadaki savaşların, kutupların, aile içi şiddetin ve toplumsal cinnetlerin kökenine indiğimizde, hep o “ben senden üstünüm” çığırtkanlığını duyarız.
İnsanın topraktan geldiğini ve yine toprağa döneceğini unutmaması, yani haddini bilmesi gerekir. Ne zaman ki başkalarının varlığını kendi varlığımıza bir tehdit değil, bir tamamlayıcı unsur olarak görürüz; ne zaman ki kibri bırakıp tebessümle ve eşitlikle el uzatırız, işte o zaman kalbimizdeki huzuru, toplumda ise hakiki birlik ve beraberliği inşa etmiş oluruz. Medeniyet, üstünlerin tahakkümüyle değil, erdemlilerin tevazusuyla yükselir. Gerisi “yıkım ekibi” çalışmalarıdır.
Kalalım sağlıcakla…
Gökmen CAN-Eğitimci Sosyolog

