Kıymetli okurlar,
İnsanlar çoğu zaman yazmanın zor, okumanın ise kolay olduğunu düşünürler. Oysa hakikat bunun tam tersini söylemektedir. Çünkü yazmak kadar okumak da emek, dikkat, birikim ve niyet gerektirir. Bugün yaşadığımız birçok tartışmanın temelinde fikir ayrılıkları değil, yanlış okumalar yatmaktadır. Bir insan bir şey söyler, karşı taraf bambaşka bir şey anlar. Bir yazar bir meseleyi eleştirir, bazıları bunu şahsına yapılmış bir saldırı gibi algılar. Böyle olunca da konuşulan konu geri planda kalır, yanlış anlamalar ön plana çıkar. Bu nedenledir ki şunu ifade etmek gerekir; okumak yalnızca harfleri görmek değildir. Okumak, yazarın kurduğu düşünce dünyasına misafir olabilmektir. Bir metni doğru okuyabilmek için sadece göz değil, zihin de çalışmalıdır.
Her yazının bir hikâyesi vardır. Bir gözlem, bir yaşanmışlık, bir toplumsal problem veya insanı rahatsız eden bir eksiklik çoğu zaman kalemi harekete geçirir. Yazılarımızın başında zaman zaman bu hikâyeleri paylaşmamızın sebebi de budur. Çünkü bağlam bilinmeden yapılan okumalar, çoğu zaman yanlış sonuçlara ulaşmaktadır. Basit bir örnek verelim:
Bir doktor hastasına, “Bu şekilde beslenmeye devam ederseniz sağlığınız zarar görecektir” dediğinde onu aşağılamış olmaz. Bilakis iyiliğini istemektedir. Ancak hasta bu uyarıyı kişisel bir saldırı olarak algılarsa doktorun vermek istediği mesajı kaçırmış olur.
Toplumsal meselelerde de durum bundan farklı değildir. Bazen bir yozlaşmayı eleştirirsiniz; bazıları bunu kendisine yöneltilmiş bir suçlama olarak görür. Bazen bir yanlışa dikkat çekersiniz; bazıları bundan rahatsız olur. Oysa rahatsızlığın sebebi çoğu zaman söylenen söz değil, kişinin o sözle kurduğu ilişkidir. İşte, bu noktada kavramların önemi ortaya çıkmaktadır. Çünkü eleştiri ile hakaret aynı şey değildir. Tespit ile itham aynı şey değildir. Muhalefet ile düşmanlık aynı şey değildir. Bu ayrımları yapamayan toplumlarda fikir tartışmaları sağlıklı yürüyemez. İnsanlar söylenenleri anlamaya çalışmak yerine kendilerince anlamlar yüklemeye başlarlar.
Bugün sosyal medyada yaşanan birçok tartışmanın sebebi de budur. İnsanlar bir metnin tamamını okumadan hüküm verebilmekte, bir cümleyi bağlamından kopararak bütün metni onun üzerinden değerlendirebilmektedir. Sonuç olarak hakikate ulaşmak yerine gürültü üretilmektedir. Oysa kaleme verilecek cevap yine kalemle olmalıdır. Bir düşünceye katılmayabilirsiniz. Hatta tamamen yanlış bulabilirsiniz. Fakat buna verilecek en doğru cevap öfke değil, gerekçedir. Hakaret değil, fikirdir. Çünkü düşünce dünyasının gelişmesi çatışmayla değil, müzakereyle mümkündür. Kelime dağarcığının önemi de burada karşımıza çıkmaktadır. Nasıl ki bir ustanın kullandığı aletler arttıkça ortaya koyduğu iş daha incelikli hâle geliyorsa, insanın bildiği kelime sayısı arttıkça düşünme kapasitesi de genişler. Kelimeler yalnızca konuşmak için değil, düşünmek için de gereklidir. İnsan çoğu zaman bildiği kadar düşünür, düşündüğü kadar konuşur ve konuştuğu kadar anlatabilir. Bu yüzden güçlü okumalar güçlü kelime hazinelerinden doğar.
Tarih boyunca toplumları aldatanların önemli bir kısmı da insanların bu zaafından yararlanmıştır. Süslü ifadeler, anlaşılması güç kavramlar ve sorgulanmayan söylemler çoğu zaman hakikatin önüne geçirilmiştir. İnsanlar anlamadıkları şeyleri büyük zannetmiş, sorgulamadıkları şeyleri doğru kabul etmişlerdir. Hâlbuki gerçek bilgi, insanı hayran bırakmaktan önce düşündürmelidir. Bu noktada beni her zaman etkileyen bir hadise vardır. Peygamber Efendimiz Aleyhisselam, Taif’te taşlandığında ve ağır eziyetlere maruz kaldığında kendisine yapılan kötülüğe kötülükle karşılık vermemiştir. İnsanların bir gün hakikati anlayabileceklerini düşünerek merhameti tercih etmiştir.
Bu hadise yalnızca affetmeyi değil, anlamaya çalışmayı da öğretmektedir. Çünkü insanlar bazen bilmediklerinden, bazen önyargılarından, bazen de eksik okumalarından dolayı hata yapabilmektedirler. İşte, bu yüzden yazılarımızda zaman zaman kavramları açıklıyor, yanlış anlaşılabilecek noktaları özellikle izah etmeye çalışıyoruz. Bu bir çekingenlik değil, anlaşılma sorumluluğudur. Çünkü sözün doğru olması kadar doğru anlaşılması da önemlidir.
Netice itibarıyla şunu söylemek isterim: İyi bir yazar olmak kolay değildir; fakat iyi bir okuyucu olmak da sanıldığı kadar kolay değildir. Yazmak kalemin maharetini ortaya koyar, okumak ise zihnin maharetini. Bir toplumun düşünce seviyesi yalnızca iyi yazarlarla yükselmez. O toplumun iyi okuyuculara da ihtiyacı vardır. Çünkü doğru okunmayan bir metin, ne kadar doğru yazılmış olursa olsun maksadına ulaşamaz.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; cevap vermek için değil, anlamak için okumaktır. Çünkü bazen mesele insanların ne söylediği değil, bizim neyi duymaya hazır olduğumuzdur.
Halis niyetle yapılan işlerin neticesini ise her zaman Rabbimizin takdirine bırakırız. Zira niyet hayır ise akıbet de hayırdır.
Kalalım sağlıcakla…
Gökmen CAN-Eğitimci Sosyolog

